24 Haziran 2012 Pazar

FRANSA / LÜKSEMBURG / BELÇİKA GEZİSİ

Daha önceki iletilerimde sadece Strasbourg'da kalmadığımı bölgenin gezilecek görülecek yerlerine de gittiğimi belirtmiştim. Bunlardan biri de kardeşimle birlikte gezdiğimiz yine eski Alsace tipi evlerin olduğu Colmar kasabasıydı.Yine hayranlıkla evleri seyrettik ve alışveriş yapılacak yerleri gezdik. Doğayı ve kendi kültürel zenginliklerini bozmadan eskiyi koruyarak aynı zamanda modernitenin nimetlerinden de faydalanarak çok güzel binalar inşa etmişler.
Reine nehrinin kolları burada biraz daha daraldığı için Strasbourgdaki köprülerden daha küçük köprülerle iki yaka birbirine bağlanıyor. Küçük Venedik denilen (Petite Venise) mutlaka görülmesi gereken yerlerden. Nehir kenarındaki evlerin bazılarının alt katları cafe ve lokanta olarak hizmet veriyor.
Aşağıdaki fotoğrafların sırası biraz karışmış olsa da ben neler yaptığımla ilgili detayları sırasıyla anlatmaya çalışayım.

Bir ay oğlumun yanında kaldıktan sonra kardeşimin öğretmenlik yaptığı Fameck şehrine gitmek üzere trenle önce Thionville'e oradan da kardeşimin evine gittim. 2 saat tren yolculuğu bana o kadar keyif verdi ki anlatamam. Yol boyunca yeşilin bütün tonlarını görmenin yanı sıra çok bakımlı şirin küçük köy evleri, otlayan inek ve keçi sürüleri, kanallar, hepsi bir rüya aleminde yolculuğa çıkmışım hissini yarattı bende. Mevsimin bahar olmasının etkisi çok fazla olsa da; kendi ülkemi ve beton yığınlarını düşündükçe içim sızlamaya başlıyordu. Ya ormanın içinden geçiyorduk ya da köylerin içinden. Ekili dikili olmayan en ufak bir toprak parçası görmek mümkün değildi. Doğa döngüsünü gerçekleştiriyordu. Ormanlar bereketli yağmurları, yağmurlar da bereketli ormanları doğuruyor oralarda. Bizler ne zaman bu bilince sahip olacağız bilmiyorum ama eğer doğayı korumak için elimizden geleni yapmazsak; torunlarımız da ağaçları ancak belgesellerde görecekler diye düşünüyorum.

Oğlumun tek göz odalı evinden sonra kardeşimin evi saray gibi geldi. İki oda bir salondan oluşan evinin etrafı da yine ağaçlarla kaplı. Küçük kentlerinde bile şehirciliğin, planlamacılığın hemen fark edildiği, herşeyin yerli yerinde, pavillon tipi(bahçe içinde iki katlı) evlerin çoğunlukta olduğu, hiçbir yapının gözünüzü rahatsız etmeyecek boyutlarda inşa ve dizayn edildiği güzel bir kent Fameck.
Daha önce Paris gibi büyük bir metropolde yaşadıktan sonra biraz daha sakinlik isteyen kardeşim de orada olmaktan çok mutlu. Öğretmen olması sebebiyle pek çok Türk ve Fransız dostları onu hiç yalnız bırakmıyorlar. Sadece onu mu, gittiğimde aynı sıcaklıklarını, samiyetlerini bana da gösterdiler, sağolsunlar.

Yukarıdaki fotoğraf kardeşimin velilerinden birkaçının bana hoşgeldin ziyaretlerinden birisini anlatıyor. Öylesine becerikli ve hamaratlar ki pek çoğu, aynı zamanda kültürel ve sosyal etkinliklerin de gerçekleştirildiği cami derneğine yardım amacıyla harıl harıl çalışıyorlar. Ayrıca, bayanların kurduğu bir dernek daha var. Bu dernekte de bayanlara ve çocuk eğitimine yönelik pek çok etkinlikler gerçekleştiriliyor ve Türk kültürünü tanıtmak için ellerinden gelen herşeyi yapıyorlar.
Kardeşim okuldan kalan zamanlarında beni gezdirmek, yeni yerleri görmem için heryere götürmeye çalıştı. Metz de bu yerlerden biri. Lorraine bölgesinin başkenti olan Metz 3000 yıllık bir geçmişe sahipmiş. Yaklaşık 40 yıllık Alman hakimiyeti döneminde inşa edilmiş olan gar kentin en önemli yapılarından biri. Gotik tarzda inşa edilmiş olan St. Etienne katedrali ise Fransadaki büyük vitray çalışmalarının olduğu muazzam bir katedral.
Yine oldukça eski köprülerle bezenmiş olan nehir ve civarındaki yürüyüş alanları en çok turist çeken yerlerden.

Kardeşimin yanında olduğum günlerden birinde Fameck'de yaşayan hanımların Almanya Meinheimm'a gezi düzenlediklerini duyunca kardeşim ikimiz için de değişik olacağını düşünerek bizim de geziye gidebileceğimizi söylemesiyle ertesi gün kendimizi 70 bayanın olduğu otobüste bulduk. Sabahın mahmurluğu geçtikten sonra yol boyunca yapılan espriler, oyunlar ve daha pek çok eğlencenin içinde olmak bana ve kardeşime çok iyi geldi.

Daracık otobüs koridorunda bile oynayan hanımlar (özellikle fotoğraftaki arkadaşımız Bedia ve Hacer) 3 saat süren yolun nasıl geçtiğini bize hissettirmediler. Son yıllarda hiç bu kadar güldüğümü ve eğlendiğimi hatırlamıyorum. Sağolun kızlar...
Gezinin bir amacı gezip görmek olsa da Fransada yaşayan Türklerin Türkiye özlemlerini bir parça da olsa (Meinheimm için küçük Türkiye deniliyor) gidermek istemeleri. Meinheimm'da Türk lokantalarının, baklavacılarının ve mağazaların daha fazla olması, hem de fiyat farklarının yarattığı cazibeden dolayı alışveriş imkanı arayan Türk dostlarımız o gün doyasıya gezip, yemeklerini yiyip alışveriş ettiler.
Onlar mağazalarda gezerken biz de kardeşimle hemen her gittiğimiz yerde bir pazar bulduk.Butik çikolata mağazaları, ekmek fırınları, pastaneler de bizim en çok ziyaret ettiğimiz mekanlar oldu.

Gerçekten de Meinheimm da Almanlar azınlıkta kalmış gibi geldi bana da. Çünkü sokaklarda yanınızdan gçen insanların Almanca yerine Türkçe konuşuyor olmaları artık iyiden iyiye kendimi oralı hisseden beni bile şaşırtıyordu.

Kardeşimin yanındaki günlerim hep gezip dolaşmakla geçti. Ya velilerinin lezzetlerle donatılmış sofralarına konuk oluyorduk ya da benim alışverişlerim için pasta malzemelerinin ağırlıkta olduğu market ve dükkanları geziyor, almam gerekenleri alıyorduk.

Canım kardeşim, buralara kadar gelmişken 15 dakika uzaklıktaki Lüksemburg'u ve Belçikayı da gezdirmek istiyordu. Dediğini de yaptı. Bir pazar günü önce Lüksemburg'u gezdik.


Dünyanın büyük finans merkezlerinden biri olduğunu ülkeye girer girmez hissediyorsunuz. Lüksemburgda devasa binalarda yer alan şirket ve banka çalışanlarının pekçoğunun komşu ülkelerden (Fransa, Almanya) gelenler olduğu biliniyor.
Devasa bir vadi üzerine kurulmuş Lüksemburg. Vadinin içinde yürüme yolları, parklar, tarihi evler ve nehir bulunmakta. Fotoğrafı çektiğim yer" dünyanın en güzel seyir terası" diye adlandırılıyor ve buradan bütün ülkeyi seyredebiliyorsunuz.

O gün ülkenin merkezine inip, kısa bir tur attıktan sonra güzel bir et lokantasında yediğimiz yemekten sonra kahvelerimizi içmek için Belçikanın başkenti olan Brüksel'e gitmek üzere tekrar yola revan olduk. Ne güzel bir şey değil mi aynı gün içerisinde üç ülke ve üç şehir gezebilmek. Canım kardeşime çok teşekkür ediyorum o gün için. Onun ısrarları olmasaydı ben pek niyetli değildim böyle bir tura.


Aşağıdaki fotoğraf Belçika Galeries Royales St. Hubert. Çatı bölümü cam olan çarşı 1846 yılında inşa edilmiş ve içerisinde dantel, çikolata, hediyelik eşya ve tasarım ürünlerinin olduğu pek çok mağazalar bulunmakta. Biz de ordan el yapımı çikolata ve şekerlemeler aldık. Hepsi birbirinden lezzetliydi.

Aşağıda fotoğrafını gördüğünüz Brüksel Grand Place şimdiye kadar gördüğüm en ihtişamlı meydanlardan birisiydi. Belçika Kraliyet sarayı ve Belediye binasının da içinde bulunduğu meydan altın işlemeli sütun ve heykelleriyle gözkamaştıran pek çok binayı barındırıyor.
Çikolata, dantel ve waffel'ın anavatanı olan bu ülkede daha fazla zaman geçirmeyi çok isterdim. Ancak dönüş yolumuz uzun olduğu için çikolata alışverişi ve kahve keyfinden sonra dönüş için yola çıkmamız gerekti.
Kardeşimin yanında kaldığım onbeş günün nasıl geçtiğini anlamadan oğlumun yanına dönüş vakti gelmişti. Çok güzel anı ve notlarla en önemlisi de artık oraları evim gibi benimsediğim duygularla ayrılmak çok zor geldi. Kardeşim beni yalnız bırakmadı ve benimle birlikte tekrar Strasbourg'a geldi.

Türkiye'ye dönmeden önce onunla son bir kez daha şehir turu attık ve oğlumla birlikte ertesi günü onu yolculadık.

Aşağıda daha önceki iletilerimde fotoğrafını yüklediğim halde nasıl olmuşsa silinmiş olan Strasbourg'un en önemli tarihsel yapılarından gotik tarzda inşa edilmiş olan Notre Dame Katedralini görüyorsunuz. 1000'li yıllarda inşa edilmeye başlanmış ancak savaşlar yüzünden bir türlü tamamlanmamış olan katedralin o nedenle bir kulesi bulunmakta.


Yine nehir kenarında bulunan Rohan sarayı da mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri.
Türkiyeye dönüş tarihimden bir gün önce şehirde festivaller başlamış, yöresel kıyafetlerini giymiş olan Alman ve Fransız danscılar sokaklarda müzik çalıp danslar ediyorlardı.
Bu kadar şehir, park, nehir ve evlerden sonra sizleri son bir kez de bir Alsace evinin içinde gezdirmeyi uygun gördüm. Eski bir Alsace evinin müze olarak yeniden yapılandılırılmış hali.

Ah! fotoğrafların sırası burada da karışmış. Altta gördüğünüz bu müze evin mutfaklarından birisi.

Kocaman çift kapılı bir kapıdan girince sizi geniş bir avlu karşılıyor. Üç veya dört kattan oluşan binanın dört bir yanında yükselen katlarda ev için gereken hangi bölümler var ise hepsi sıralanmış vaziyette. Ahşap merdiven ve trabzanlarla çıkılan bina günümüz koşullarına göre değil de çok kalabalık ailelerin yaşayabildiği her katta 15-20 odanın yer aldığı kocaman bir bina.
Fotoğraflar gece çekimi olduğu için çok net olmasa da fikir verebilir diye düşünüyorum.

Üç iletiye rağmen çok da iyi anlatabildiğim düşüncesinde değilim bu kenti. Ben bu şehre oğlumu görmek amacıyla gelmiştim. Ancak oğluma kavuşmanın ötesinde görsel de bir şölen yaşadım.

Tarihlerine olan bağlılıkları, evlerinin şirinlikleri, doğanın güzelliği karşısında büyülendim adeta. Tam bir öğrenci kenti de denebilecek olan bu şehri şimdiye kadar görmediyseniz mutlaka görmenizi öneririm. İnanın siz de çok mutlu olacaksınız. Olumsuz tek şey havasının çok istikrarsız oluşu. Aynı gün içerisinde dört mevsimi de yaşayabiliyor olmanız hazırlıklı olmadığınız takdirde sizi üzebilir.
Canım oğlum ve kardeşim; Mükemmel ev sahipliğiniz, bana kendi evimdeymiş hissini tattırdığınız ve mutlu ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Çok güzel duygu ve düşüncelerle ayrıldım yanınızdan.İkinizin de yaşadığı ortamları görmek, oralarda yaşamak bana çok keyif verdi.

İkinizin de yolu açık olsun...



15 Haziran 2012 Cuma

SELANİK GEVREĞİ

Aslında gezinin son bölümünü yayınlamayı düşünüyordum bu iletimle. Ancak hem Fransa'da hem de burada tadını beğenen arkadaşlarımın isteği üzerine bu tarife öncelik vermek
istedim.
Sevgili Cenk'in (Cafe Fernando) fındıklı biscottisinden yola çıkarak, kendi ilavelerim olan yemişlerle lezzetlendirip, yiyenlerin çok beğenisini kazanmış olan, içerik olarak da orijinaliyle hemen hemen aynı malzemelerle yapılanbenim Selanik gevreği adını verdiğim bir kurabiye bu. Bu kurabiyeyi çok sevmemizin nedeni yağ miktarının çok az olması. Üstelik uzun süre bayatlamadan saklanması ve aniden gelen misafirlere ikram edilebilecek olması tercih nedenlerimden bazıları .O nedenle çok sık hatta diyet zamanlarımızda bile pişer bizim evde.Ara sıra çok acıktığımızda bir fincan sütün yanında bir tane yemek bile kafidir.
Önceleri beyaz un ve tarifte belirtilen şeker miktarıyla pişirirdim. Ancak son günlerde diyette olduğum için tarifteki malzemeleri biraz daha değiştirip sağlığa daha uygun hale getirmeye çalıştım.
Üstte gördüğünüz iki fotoğraf beyaz un ve şekerle yaptıklarım. En alttakiler ise şeker yerine Fransadan getirdiğim agave şurubu, tam buğday, çavdar ve köy unu karışımıyla yaptıklarım. O nedenle alttakilerin rengi biraz daha esmer. Kurabiyenin içindeki kuru meyveler, reçel taneleri ve şekerlemeler yeterince tadlandırdığı için fazla şeker kullanmamaya özen gösterdim.
Ülkemizde agave şurubu gibi bazı malzemeleri bulmak mümkün olmayabilir diye beyaz un ve şekerle yapılan orijinal tarifi vereceğim.
Bu tarifte kullandığım zencefil, kavun ve armut şekerlemelerini Fransadan getirmiştim ben. Sizler evinizde olan başka şekerleme veya reçel taneleriyle de yapabilirsiniz.

Malzemeler
1) 4 adet yumurta
2) 3 su bardağı un (420 gr)
3) 1 su bardağı şeker
4) 50 gr. tereyağ (Oda ısısında)
5) 1 paket kabartma tozu
6) 2 tatlı kaşığı vanilya aroması
7) 1/4 çay kaşığı tuz
8) 1 su bardağı ceviz(irice kırılmış)
9) 1/2 su bardağı antep fıstığı
10) 1/2 su bardağı fındık(irice kırılmış)
ve arzu ettiğiniz meyve şekerlemeleri (minik parçalara kesilmiş)
Ben şerbeti süzdürülmüş incir reçeli taneleri, günkurusu kayısı, kuru üzüm, zencefil, kavun, armut şekerlemesinin yanı sıra biraz da beyaz kuvertür çikolata kullandım bu kez.
Yapılışı
1) Un, tuz ve kabartma tozu bir kaba elenir. Oda ısısındaki tereyağ ve şeker mikserle krema kıvamına gelinceye kadar çırpılır. Üç yumurta teker teker eklenip çırpmaya devam edilir. Vanilya aroması ve unlu karışım eklenip bütün malzemeler karışıncaya kadar çırpılır.. En son bütün kuru meyveler ve kuru yemişler ilave edilip elle karıştırılır.
2) Eller bolca unlanır ve hamurun yarısı ele alınıp rulo şekli verilerek yağlı kağıt serilmiş tepsinin bir kenarına yerleştirilir. Tepesine biraz basılarak düzeltilir. Hamurun diğer yarısı da tepsinin diğer tarafına yerleştirilir ve aynı işlemler uygulanır.Aralarında en az 5 cm. boşluk bırakılır. Çünkü hamurlar pişerken kabardığı gibi biraz da yayılacaklardır.
3) Kalan dördüncü yumurta bir kase içinde çatalla çırpılır ve hamurların üzerine fırça yardımıyla sürülür. Üzerlerine bolca toz şeker serpilir ve önceden ısınmış olan 180 derecedeki fırında 25-30 dakika arasında pişirilir. Pişirme süresinin yarısında tepsi çevrilir.
4) Pişmiş olan rulolar fırından çıkarılır ve fırının ısısı 150 dereceye düşürülür. 20-25 dakika kadar ruloların soğuması beklenir. İyice soğuyan rulolar keskin bir bıçakla 1,5 cm kalınlığında verev olarak kesilir. Fırının ızgara teline dizilen dilimler tekrar fırına sürülür ve 30 dakika daha pişirilerek iyice kurumaları sağlanır.
Ağzı hava almayan bir kapta 10 gün boyunca saklayıp yiyebilirsiniz. Eğer hafif bir nemlilik olursa da tekrar kısa bir süre fırında tekrar kurutup ömrünü uzatabilirsiniz.

Yiyenlerden çok beğeni alan bu kurabiyeleri umarım sizlerde beğenirsiniz.

Güzel bir hatfa sonu dileklerimle herkese afiyet olsun.

6 Haziran 2012 Çarşamba

STRASBOURG ANILARI 2

"Yediğin, içtiğin senin olsun", diyerek neler yaptığımı merak eden başta sevgili dostum Sare olmak üzere, bu iletimi bekleyen, orada birlikte zaman geçirdiğim dostlarımdan bu gecikme için özür dileyerek söze başlamak istiyorum.

Bir açık hava müzesi görünümünde, ki; zaten 1988'den beri Unesco'nun insanlık mirası listesinde yer almasıyla bunu doğrular nitelikteki bu şehir diğer Fransız kentlerinden hemen ayrılıyor. Almanya sınırında yer alan şehir tarih boyunca Almanya-Fransa savaşları sırasında birkaç kez ülke değiştirdiği için her iki ülkenin de mimarisinin, kültürünün, estetiğinin etkisi altına girmiş; savaşlar yüzünden kentin dünyaca meşhur katedrali tamamlanamadan tek kuleyle kalmıştır. Ağaç kütüklerinin iskelet olarak kullanıldığı rengarenk evleri Petit France denilen nehir kıyısında değil, ziyaret ettiğimiz pek çok kasaba ve köylerde de görmek çok hoştu.


Gittiğim zaman Paskalya tatili başlamış ve bütün evler ve mağazalar, yumurta, tavşan şeklinde çikolata, pasta ve keklerle süslenmiş; hediyelik eşya satan mağazalar yılın en çok iş yapan zamanlarından birini daha yaşıyorlardı.
O dönem okullar tatil olduğu için oğlum ve arkadaşları ile birlikte birkaç köy ve kasaba ziyaretimizden çok memnun oldum. Aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz Rikfil diye bir kasaba.

Aynı gün Ribövel ve Selestat diye iki kasaba ziyaretimizde de yine aynı şirin mi şirin evler ve evlerin altlarındaki hediyelik eşya satan dükkanlar ve pastanelerden aldıklarımızdan sonra oğlumun arkadaşı bizi kendi ailesinin yaşadığı eve götürdü. Annesinin yaptığı nefis yiyeceklerden sonra yine Strasbourg'a döndük.
Şehir, diğer Avrupa şehirleri gibi düzlük bir alana kurulduğu için ulaşım büyük oranda tramvayla, daha sonra da bisikletle sağlanıyor. 7'den 70'e herkesin bisiklete bindiği şehir insanları, kaldırımların yanlarında bisikletler için ayrılan yollara alışık olmayan benim gibi insanları ilk zamanlar çok şaşırtıyor. Dalgınlıkla kaldırımlarda onların yollarına geçtiğimde nazikçe zillerini çalıp uyarıyorlardı. Trafik sıkışıklığı denen bir olaya rastlamadım. Yollarda ne bir kaza ne de yaralı gördüm. Herkes kurallara harfiyen uyduğu için de denetim mekanizmasına hiç ihtiyaç olmuyor.


İlk günler oğlumun arkadaşı olan onunla birlikte aynı okulda okuyan Ilgın'nın annesi Biret ile yaptığımız nehir kıyısındaki yürüyüşler, soğuk hava ve yağmurlara rağmen Petit France'daki kahvelerde çok keyifli vakitler geçirdik. O Türkiye'ye döndükten sonra ben yürüyüşlerime yalnız devam ettim.

Şehrin yemyeşil sokakları, sakinliği, kalabalıklardan uzak parkları sayesinde yeşile doydum diyebilirim. Kentin en büyük parkı oğlumun evine de çok yakın olan Orangerie parkı içinde Napolyon'un eşi Josephine'e yaptırdığı küçük bir şato bulunuyor. Parklar, bahçeler, çok hoş zevk ve tasarımla düzenlenmiş göletler, yürüyüş ve spor yapmak insana huzur veriyor. Böyle bir çevre içinde yaşayan insanlar stresten uzak, telaşsız ve çok planlı bir şekilde yaşamlarına devam ediyorlar.

Bir üniversite şehri de denilen kente, tarihi ve mimari kimliğinin yanı sıra ayrı bir canlılık ve modern mimarisiyle hareket getiren Avrupa Parlamentosu devasa binasıyla nehir kıyısında yer alıyor. Tekneyle yaptığımız gezide dış cephesinin fotoğraflarını çektiğim Parlamento binasını Mayıs ayının yani gelmeden bir gün önce kapılarını halka açtığı gün, içeri girip yakından inceleme fırsatı bulabildim.

Yılda bir gün için izin verilen ziyaret için epey sıra beklesek de benim gibi ilk kez ziyaret edecek olanlar hallerinden şikayetçi değillerdi.

Oğlum ve arkadaşlarının beğeniyle gezindikleri "bu salonda belki bir gün bizler de olabiliriz" diyerek, parlamenter koltuklarına oturdular, içeride düzenlenen etkinliklere katıldılar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Avrupa Konsey binalarına da ev sahipliği yapan Strasbourg başkent olmadan böylesine önemli kuruluşlara ev sahipliği yapıyor.

Bu kadar bilgiden sonra neler yaptığıma gelecek olursak;
İlk günler, etrafı tanımak, alışveriş merkezlerini keşfetmek ve biraz da oğlumun evini derleyip toparlamakla geçti.
Birkaç gün sonra başka bir şehirde oturan ve orada öğretmenlik yapan kardeşim Zuhal'in yanımıza gelmesi beni çok mutlu etti. Zira bütün gününü okulda ve kütüphanede geçiren oğlum beni yalnız bıraktığı için üzülüyordu.

Canım kardeşimle yine Strasbourg gezilerimiz, hediyelik eşya alışverişlerimiz ve şehrin güzel yerlerinde yemek içmek çok keyifliydi. Görmediğim yerleri bana göstermek için sürekli planlar yaptı, tramvaya nasıl binilir, biletlerin nasıl valide (onaylamak) edileceğini gösterip, nelere dikkat etmem gerektiğini gösterdi sürekli. Bol bol fotoğraf çektik, güldük, eğlendik. Yukarıdaki fotoğrafı yine 300-500 yıllık evlerin nehir etrafında yer aldığı Colmar kasabasında çektik. Burada Ren nehrinin daha küçük kollarının yer aldığını gördük. Strasbourg'daki büyük yolcu teknelerinin yerine gondol tarzı küçük sandallarla geziliyordu.

Strasbourg Almanya'ya çok yakın bir şehir. Öyle ki; yürüme mesafesiyle 45 dakika, araba ile 8-10 dakika sürüyor. Şehrin birkaç ülkenin sınırlarında yer alması oraları da ziyaret etme isteği uyandırıyor insanda. Nitekim öyle de oldu. Kardeşimle, Almanya'nın küçük bir kasabası olan Kehl'e gittik. Strasbourg'da yaşayan Türkler, özellikle de öğrenciler daha ucuz olduğundan büyük alışverişleri için Kehl'e gidiyorlarmış. Yukarıdaki fotoğrafı Kehl'e giden araç trafiğinin yapıldığı köprü üzerinden çekmiştim. Daha geride olan köprü ise sadece yaya geçişlerinin yapıldığı, AB üyesi ülkelerin sınırların ortadan kalktığının bariz örneği olarak yer almakta.

Köprüye gelmeden önce hüküm süren Fransız etkisi köprüden hemen sonra başta tabelalarda olmak üzere yerini Alman disiplinine ve mimarisine bırakıyor.O bölgede her iki ülkenin de vatandaşları karşı tarafın dilini az çok bildiği halde kesinlikle konuşmuyorlarmış.



Kehl'e daha sonra birkaç kez daha gittim. Çok büyük alışveriş mağazalarının cadde ve sokakları doldurduğu yine kafe ve restoranların olduğu şirin bir kasaba. Gerçekten de Fransa ile karşılaştırıldığında daha uygun fiyatlarla özellikle çikolata ve pastacılık ürünlerinin her çeşidinin bulunduğu mağazalarda dolaştık. Türkiye'de bulunmayan bazı ürünlerin çeşitlerini görmek bile beni heyecanlandırdı..Almanya'da daha fazla Türk vatandaşı yaşadığı için bize yardımcı olacak birilerini veya kırık dökük İngilizcemi kullanarak ihtiyacım olan ürünleri aldım.


Çikolata, makaron yapmakta kullandığım çok ince çekilmiş badem ununun yanı sıra fotoğrafını gördüğünüz fleur de Sel denen tuz ilk aldığım ürünlerdi.. Büyük ölçüde ben de alışverişlerimi buradan yaptım.

Kardeşimin tatili bittiği için son bir kez daha Strasbourg sokaklarında onunla gezip fotoğraflar çektim. Şehrin merkezindeki Kleber meydanını ve hemen yakınlarında bulunan katedrali gezip kardeşimi yolculadım.


Paris'te bulunan makaronlarıyla meşhur Pierre Herme veya Ladure maalesef burada şube açmamışlar ama pek çok pastane vitrininde makaronları ve Fransız pastacılığının en güzel örneklerini görebilirsiniz.


Bu fotoğraf da oğlumun evinin önünde kurulan pazarı göstermekte. Pencereden çektiğim pazar manzarası benim gibi pazar tutkunlarını çok memnun eder diye düşünüyorum. Evin önüne hem de haftada iki gün kurulan pazarlardan alışveriş etmesi çok keyifli geldi bana. Yaklaşık 300 metre uzunluğundaki bu pazarda çiçekten, tavuk çevirmeye, peynirden ekmeğe hatta pastacılık gereçlerine kadar aklınıza gelecek her türlü ürünü bulmanız mümkün.

Tadını merak ettiğim, Türkiye'de bulunmayan veya benim erişimimin kolay olmadığı yiyeceklerin tadına bakma şansını yakaladım. Bunlardan biri de rhbarb'dı.

Bunca çeşitliliğe rağmen yeşillik konusu benim için yeterli değildi. Burada thyme dedikleri baharatlı yeşillikleri ancak minik saksılarla satıyorlar. Yani bir demet dereotu, nane arasanız bulamıyorsunuz. Soğuk bir iklimin hüküm sürdüğü şehre İtalya, Portekiz, İspanya ve hatta Türkiye'den yaş sebze meyve geliyor. Pazarda Fransızların bulunduğu bölüm ayrı, göçmenlerin ürünlerini sattığı bölüm ayrı yerde bulunuyor. Bölgenin daha milliyetçi olduğunu biliyordum ancak yaşadığım süreçte bunu gözlemlemem beni şaşırtmadı. Sanırım yaşanan savaşların, çekilen sıkıntıların etkisi çok büyük burada.

Frenk soğanından, kekiğe, fesleğenden, maydanoza kadar her şey yukarıdaki gibi minik saksılarda satılıyor.
Çok fazla fotoğraf çekmiştim ancak sizlerin de ilginizi çekeceğini umduğum örnekleri paylaşayım istedim burada.

Bu son fotoğraftaki sarı renkli mantar çeşidini ilk kez gördüm ve sizlere de göstermek istedim.

Gezim daha sonra kardeşimin yanına giderek, onunla birlikte Mannheim, Lüksemburg ve Belçika ziyaretleri ile devam etti. Sizleri daha fazla sıkmamak için buralarla ilgili fotoğraf ve yazılar da bir başka iletiye konu olsun istiyorum.

Sağlık ve afiyetle kalmanız dileklerimle,

1 Haziran 2012 Cuma

LARA' YA MAKARONLAR VE CUPCAKELER

Bir önceki iletimde Fransa ile ilgili gözlem ve anılarıma devam edeceğimi söylemiştim. Ancak bir arkadaş toplantısı için yapmam gereken makaronlar, bir eğitim ve bir de komşumun torunu için hazırladığım makaronlarla birlikte minik kekler araya girince Fransayla ilgili fotoğraf seçimi yapmam mümkün olamadı. Biliyorum başta sevgili Sare olmak üzere, Fransada da bu fotoğrafları bekleyen dostlarım belki üzülecekler ama en kısa zamanda onları da yayınlayacağım.

Çok sevgili komşum Siran'ın geçen yıl doğan torunu minik Lara dün bir yaşına bastı. Yarın kutlanacak olan doğum günü için benden de konsepte uygun makaronlar ve cupcakeler yapmam rica edilince ortaya bunlar çıktı.
Peçetenin üzerindeki renklerin hakim olduğu makaronlar sadece pembe ve mavi değil. Çikolatalı ve yeşil fıstıklı olanların fotoğrafını çekmeyi unuttuğum için bunları sunabiliyorum bugün.
Uzun zamandır evimde olmadığım için mutfağımdan ve şeker hamurundan da uzak kalmışım. O nedenle şeker hamuruyla çalışmak çok zevkli geldi. Hele böyle rengarenk bir çalışma daha da keyifliydi.

Minik Lara'nın doğum gününü kutluyor, sağlık, mutluluk ve neşe içinde nice seneler diliyorum.


En kısa zamanda görüşme dileklerimle sağlık ve mutlulukla kalın.

Yönetici Giriş Paneli


Special design for Işıl'ca Tatlar by GeCe