28 Mayıs 2009 Perşembe

SAĞLIKLI YEMEKLER VE BENDEN HABERLER



Merhabalar,

Bir önceki iletimin üzerinden üç hafta geçtiğini; beni merak edip, posta kutuma attıkları mailleriyle halimi hatırımı soran arkadaşlarım sayesinde farkettim. Aranmak, sorulmak beni çok mutlu etse de bu süre zarfında hiç kimseye cevap yazamamış olmam da bir o kadar mahçup etti.

Diyete yeni başladığım günlerde bloğumdan ve sizlerin yaptığı birbirinden güzel ancak bol kalorili yiyeceklerden biraz uzaklaşıp en azından diyetimi rayına oturtana kadar bilgisayarı hiç açmama kararı almıştım. Sürenin bu kadar uzaması ise okulların tatil olur olmaz haziran ayında yapılacak boya badanaya ilave olarak sürpriz olarak karşımıza çıkan başka değişikliklerden kaynaklandı.

"Evdeki hesabın çarşıya uymadığı" sözünün çok doğru olduğunu bir kez daha yaşayarak görüyorum. Önce sadece badana-yağlı boya ve eskiyen mutfak tezgahının değiştirilmesi düşüncesiyle başladığımız yolculuğa, yetmeyen mutfak dolaplarının yenilenmesi, yaklaşık otuz yıldır kullandığımız bazı möblelerin değiştirilmesi, sistre, cila, klima seçimleri derken; yaklaşık bir aydır, banyo mutfak fuarı, mobilyacılar, hazır mutfak satan mağazalar ve bilumum alışveriş yerlerini gezdik. Evde, elimde cetvel sürekli evin duvarlarını ölçüp biçip, aklımda da nereye hangi tip dolap uygun olur düşüncesiyle tasarlayıp çizerken, gündelik işler ve zaman zaman gelen misafirlerimizin ağırlanması ile bloğumdan ve sizlerden çok uzak kaldım.


Bu koşturmalar arasında diyetime de devam edip sağlıklı yemekler yemeye çalışarak üç haftanın sonunda üç kilo vermiş olmak işin en güzel yanıydı. Zaman zaman minik sapmalar olsa da hayatımdan yüksek kalorili ve şekerli gıdaları çıkararak sevgili Mehtap'ın (Mevsimlerden Roma) önerdiği şekilde beslenerek zorlanmadan kilo verdim ve vermeye de devam ediyorum. Biraz umutsuzca başladığım bu program için moral desteğini de hiç eksik etmeyen sevgili Mehtap'a, Tijen'e, Nuray'a ve sevgili Arzum'a çok çok teşekkür ediyorum.

Fotoğraflarını gördüğünüz salata ve yemeklerin bir özelliği yok ama bu ileti renksiz olmasın diye ekledim. Herkesin bildiği ton balıklı ve yeşillikli salata, turp otu, zeytinyağlı bakla (bir kaşık yağda pişirilmiş).

Zaman zaman ızgarasını da yaptığım taze biberiye ve sarımsakla tatlandırdığım somon balığını ise fırın temizleme derdinden bıkmış olanlar için anlatmak istedim.

Teflon tavaya üzerini de kapatacak şekilde biraz büyükce bir yağlı kağıt yerleştirip balık dilimlerine, tuz, karabiber, biberiye ve sarımsak dilimlerini de ekleyip kağıdı paket gibi katlayıp tavanın kapağını kapatıyor ve orta ateşte balık dilimlerinizin kalınlığına bağlı olarak 20-30dakika arasında hiç su koymadan pişiriyorsunuz. Eğer balık dilimleriniz çok kalınsa tavanın dibine birkaç kaşık su ilave ederek içinin iyice pişmesini sağlayabilirsiniz. Bu şekilde piştiğinde tavanız bile batmıyor, balık kokusunu hissetmiyorsunuz. Az miktarda hazırlayacağım zamanlarda enerjiden de tasarruf etmek için genelde bu pişirme yöntemini kullanıyorum.

Altta gördüğünüz ise sevgili Mehtap'ın diyet için tarifini verdiği yeşil çorba. Fotoğraf kalitesi çok kötü olsa da farklı bir şey denediğim için paylaşmak istedim. Evde bulunan bilimum yeşilliklere ilave olarak içine eklediğim 3-4 çorba kaşığı sumak çorbaya çok ayrı bir lezzet veriyor, bu çorbadan bıkmış olanlar için farklı bir lezzet yaratıyor. Öyle ki; eşim ve çocuklar için zaman zaman onlara yaptığım başka çorbaları bırakıp benim çorbama talip oluyorlar. Diyette olan arkadaşlara duyurulur.
Alttakiler ise benim koşturmalarım sırasında oturup seyretmeye imkan bulamadığım balkonumu renklendiren çiçeklerim.









Umarım evdeki tadilat başlamadan sizleri ziyaret ve sonrasında da yaz için vedaya fırsat bulabilirim.
Sağlıklı ve güzel günler dilerim.

07 Mayıs 2009 Perşembe

HİNDİ ETLİ TERBİYELİ ENGİNAR




Sırada daha önceden yaptığım birkaç tatlı ve pasta tarifi olmasına rağmen son günlerde pek çok blogcu arkadaşımın sevgili Mehtap'ın(Mevsimlerden Roma) önderliğinde sağlıklı beslenme çabalarında olduğunu biliyorum. Bu kervana geç de olsa ben de katıldığım için mutluyum. Yalnızca ben demek de pek doğru olmaz. Bütün ev halkının da isteği üzerine bu aralar evimizde pasta, börek çörek türünden hiç bir şey pişmiyor . Hele ki en son sufle tarifime yorum bırakan Mutfak Canavarımız Beyza'nın sözlerinden sonra bu tarifleri biraz daha erteleme kararı aldım.


Kendimden de örnek vermek gerekirse; gayet mutlu mesut bir şekilde diyet yemekler yapıp, yerken bloglarda gördüğüm enfes pastalar börekler karşısında yutkunmaktan kendimi alamıyorum. Yutkunmak ne kelime, mutfağa girip yapmamak için kendimle sürekli mücadele etmek zorunda kalıyorum. İnanın işin en zor kısmı bu. O nedenle bu aralar bloglarda pek gezinemiyor veya gezinsem de şöyle kısa bir göz atıp kaçıyorum. Beni anlayışla karşılayacağınızı umuyorum.
Malum, bu aralar mevsimin en gözde sebzesi enginar. Karaciğere ve kan dolaşım sistemine sağladığı yararları herkes tarafından bilinen bu sebzeyi maalesef çocuklarıma sevdiremedim.

Aralarda çaktırmadan çorbalara ilave etsem de bütününü yedirmenin yollarını da arıyorum. En bilinen ve sevilen şekli zeytinyağlısı olsa da belki bu şekilde yiyebilirler düşüncesiyle yapmıştım.

Önceleri zaman zaman kuzu etiyle de yaptığım bu yemeği, bu kez daha sağlıklı olur düşüncesiyle hindi etiyle denedim. Çocuklar yine yemezlerse bana kalacak, "hiç değilse daha yağlı olan kuzu eti olmasın" dedim. Maalesef çocuklar yine yemediler. Ama ben çok severek afiyetle yedim. Koyun veya kuzu etiyle pişirilenlerine göre çok daha hafif ve lezzetliydi. (Acemi Şef 'im sen bu sayfada dolanma olur mu? Sanıyorum erik gibi bu da oralarda bulunmuyor)

Tarifi vermeden önce bu yemeği diyete başlamadan çok önceleri yaptığımdan içine patates de eklemiştim. Diyet yapan arkadaşlar patates koymadan da yapabilirler.

Malzemeler
1) 2 adet irice enginar kalbi
2) 200 gr. hindi but eti (derisiz)
3) 1-2 adet kuru soğan
4) 1 adet patates
5) 2 kaşık zeytinyağ
6) 2-3 dal yeşil soğan
7) 1 yumurta sarısı
8) 1/2 limon suyu
Tuz

Yapılışı
1) Orta boy bir tencereye zeytinyağ konup iyice ısıtılır. Yıkanmış suyu süzülmüş hindi parçaları tencereye eklenip orta ateşte beş dakika kavrulur. (Çok sert bir et olmadığından enginarla birlikte pişecektir)
2) Doğranmış olan kuru soğanlar da ilave edilip, dirilikleri gidene kadar sotelenir.
3) Küçük parçalara bölünmüş enginar tencereye konur ve üstüne çıkana kadar sıcak su ilave edilip orta ateşte pişmeye bırakılır. Pişme işleminin yarısında küçük doğranmış patatesler de eklenip pişirmeye devam edilir. Ocağı söndüreceğinize yakın doğranmış taze yeşil soğanı ve tuzu eklenir.
4) Bir kasede 1 yumurta sarısı ve yarım limon suyu çatalla çırpılır ve yemeğin suyundan birkaç kaşık içine eklenip tekrar çırpılır. En son pişmiş olan enginarların üzerine terbiyesi eklenip ocak kapatılır.



Burda da enginarın en sevdiğim şekli olan zeytinyağlısının fotoğrafı var. Zeytinyağlı enginar deyince onu iç baklasız hiç düşünemiyorum ama şimdilerde diyetten dolayı baklasız pişiriyorum.


Sağlıklı ve afiyetli günler dilerim.


01 Mayıs 2009 Cuma

ÇİKOLATALI SUFLE



Uzun zamandan beri paylaşmak istediğim bir tarifti bu çikolatalı sufle. En son iki ay kadar önce ziyaretimize gelen Fransız misafirlerimiz için yapmıştım ve çok beğenerek yemişlerdi. Fiziki görünümlerine çok önem veren misafirlerimizin utanıp sıkılarak ikinci tabağı istemiş olmaları beni şaşırtsa da suflenin lezzetinden kaynaklandığını düşünerek mutlu olmuştum.

Son günlerde pek çok arkadaşım sevgili Mehtap'ın önderliğinde ve Nunu'muzun sınıf başkanlığında zayıflamaya çalışırken, bu tarifi vererek diyetlerinizi sabote etmeye çalıştığımı düşünmenizi istemem. Bu güzel sınıfa yazılmakta geç kalmış olsam da onları desteklediğimi ;" hiç bir şey için geç değildir" diyerek dışarıdan verilen sınavlar gibi ben de derslerime çalışacağımı ilan edeyim.


Tamam, biliyorum zamanlaması pek doğru olmadı ama, bloğumu; tariflerimi yazdığım bir defter gibi gördüğüm için kayıt altına almak istedim sadece.


Evimizde de çok sevilen, her yaptığımda yiyenlerden tam not alan bu sufleyi oğlumun bir arkadaşının annesinin evinde yemiş ve ben de çok beğenmiştim. Tarifi alıp yaptığımdan beri özellikle oğlum tarafından çok sık istense de yapmak için kalabalık misafirlerin geleceği zamanları seçiyorum. Miktar olarak bir hayli fazla olan bu tatlıyı misafirlerimize ikram edip, payımıza düşen miktarla birlikte suçluluk hissimizi de azalttığımı düşünüyorum. Ne dersiniz?




Malzemelerin çokluğu gözünüzü korkutmasın. Bu miktardaki malzemeden yapılan sufle rahatlıkla 9-10 kişiye yetecek ölçülerde oluyor.













Malzemeler
1) 600 ml. süt
2) 400 gr. toz şeker (ben 300 gr. koyuyorum)
3) 150 gr.un
4)250 gr. tereyağ (ben 200 gr. koyuyorum)
5) 7 adet yumurta
6) 50 gr. kakao
7) 150 gr. bitter çikolata
8) 1 çubuk vanilya
9) 1 tutam tuz

Yapılışı


1) 20cm. çap ve 10 cm. yüksekliğindeki sufle kabını tereyağ ile iyice yağlayıp içine bir çorba kaşığı toz şeker serpin ve kabı döndürerek şekerin kabın her tarafını kaplamasını sağlayın.

2) Bir tencereye sütü, vanilya çubuğunu ve şekeri koyarak kaynamaya bırakın. Süt kaynamaya başladığında vanilya çubuğunu tencereden çıkarın.

3) Başka bir tencerede yağın 150 gr.ı ile unu kavurun. Biraz sararınca sütün bir kepçe kadarını ayırın ve kalanını kavrulmuş unun üzerine ekleyin. Hızlıca karıştırarak una yedirin.

4) Diğer yanda 50 gr. tereyağı ve küçük parçalara bölünmüş olan çikolatayı küçük bir sahanda eritin, üzerine kakaoyu ve ayırmış olduğunuz bir kepçe sütü ekleyerek karışım homojen hale gelene kadar karıştırın. Ayırdığınız bir kepçe sütü de çikolatalı karışıma ekleyip tekrar karıştırın.








5) Şimdi de çikolatalı karışımı unlu karışımın üstüne ilave edip bütünleşip tek renk haline gelene kadar karıştırıp kısık olan ocağı kapatın.
6) Ilınmış olan kremaya yumurta sarılarını tek tek ilave edip (her bir yumurtayı hamura yedirdikten sonra) bütün yumurta sarılarını kullanın.






7) Yumurta beyazları temiz ve kuru, cam bir kapta (Yumurta beyazlarına toplu iğne başı kadar bile yumurta sarısı karışmamış olacak) bir tutam tuz ilavesi ile mikserle kuvvetlice çırpılarak kar haline getirilecek.
8) Kar haline gelmiş olan yumurta akları çikolatalı karışıma azar azar köpüklerinin inmemesine dikkat edilerek eklenecek. Karışım sufle kabına dökülecek ve önceden ısıtılmış 150 dereceli fırında tam 45 dakika pişirilecek. Bu süre içinde sufle kabarıp üstü sertleşiyor ve içi mağma gibi daha akışkan bir kıvamda oluyor.Eğer siz içi biraz daha katı olsun derseniz fırında 1- 2 dakika daha fazla tutabilirsiniz.




Güzel bir hafta sonu dileklerimle afiyet olsun.





28 Nisan 2009 Salı

DOĞUM GÜNÜ PASTASI

MUTLU YILLAR YAKIŞIKLI OĞLUM,Geçtiğimiz cuma günü oğlumun yaşgünüydü. O artık 17 yaşında kocaman bir delikanlı oldu.
Son yıllarda arkadaşlarıyla ev dışında kalabalık partilerde kutluyorlardı doğum günlerini hep. Akşamları da evde kendi aramızda küçük bir pasta ile yetinmek zorunda kalırdık.

Ancak, bu yıl Eskişehirde oturan çocukları da bizimkilerle akran olan çok sevgili arkadaşlarımız Binnur, Tayfun ve çocuklarının yanı sıra Kerem'in süt annesi Ayşe, eşi ve süt kardeşinin de konuğumuz olduğu kalabalık bir parti ile evimizde kutladık. Çok güzel bir akşam geçirdik. Sağolun.

Akşam yemeği ve pastayı aynı güne sıkıştırınca pastanın süslemeleriyle çok da fazla ilgilenemediğimden bloğa da koyma konusunda epey bir tereddüt yaşadım. Ama o günün anısı belleklerimizden silinmesin diye de yer verdim.
Geçen yılki pastasını çilekli yaptığımdan bu kez farklılık olsun diyerek muz kullandım. Sade pandispanya ve pastacı kreması kullanarak hazırladığım pastanın üstünü krem şantiy ile kapladıktan sonra çilek ve kivi dilimleriyle süsledim. Basit bir pasta olduğundan tarifini yazmıyorum.

Son günlerde, biraz ev dışındaki işlerimin yoğunluğu biraz da bahar çarpması kendimi çok yorgun hissettmeme neden oluyor. Umarım bu durumu çabuk atlatırım da sırada yayınlanmayı bekleyen pek çok tarifi sizlerle paylaşırım.

Ağız tadınızın bol olduğu güzel günlere...

19 Nisan 2009 Pazar

YEMEKNAME BULUŞMASI VE EVDE YOĞURT-TEREYAĞ YAPIMI

Yemekname buluşması


Sevgili Devletşah'ın yayın hayatımıza getirdiği yeniliklerden birisi olan Yemekname dergisini ilk sayısından beri zevkle okuyor, böyle bir dergide yazan ve emeği geçen arkadaşlarımı da çok merak ediyordum. O nedenle, sevgili Devletşah'ın düzenlediği bu daveti sevinerek kabul ettim.

Cumartesi günkü Yemekname'nin ilk toplantısına katılmak ve yazarlarıyla tanışıp, sohbet etmek benim için çok güzeldi.
Ayşem(Peteçe'den Notlar) dışında daha öncesinde bizzat tanıştığım kimse olmasa da sevgili Devletşah, Gül Fatma, Elif, Handem, Müge Cerman, Nilay(Mutfak Sırları), Berrin (Gıda Güncesi), Serra ve daha sonra aramıza katılan yine Yemekname yazarlarından Işıl ve eşinin sımsıcak dostluk ve sohbetleriyle kendimi ortamda hiç yabancı hissetmedim.

Ortamımızı daha sıcak yapan Ayşem'in minik oğluşu Batuhandı. Öyle sevimli, güler yüzlü ve hareketliydi ki nöbeti sırayla devralan herkes bir süre sonra pes etse de o hiç durmadan kendi kendine oyunlar buluyor, hopluyor, zıplıyor, düşüyor, kalkıyor, gıkı çıkmıyor, top oyunlarının her türlüsünü biliyor (voleybol, futbol, istop) cafede oturan onca insanı kendine hayran bırakıyordu.



Fotoğraflarının yayınlanması konusunda arkadaşlarımın iznini almayı unuttuğum için o gün bana adeta gençlik aşılayan, enerji veren Batuhan'ın fotoğraflarını seçtim (Çocuk sevmeyi çok özlemişim ben).
Böylesine güzel bir gün için önce Devletşah'a sonra da arkadaşlarıma çok teşekkür ederim.


Şimdi de yoğurt yapımının o günle ne alakası var diyeceksiniz değil mi?
Yemek yazarlarının ve blogcularının buluştuğu bir gün de konuşulan konu yine yemek ve mutfaktı. Sohbet sırasında evde yoğurt ve yağ yaptığımı öğrenen Devletşah, bunu neden bloğunuzda yayınlamıyorsunuz deyince araya zaman girmeden paylaşayım istedim.
Son zamanlarda marketlerde satılan yoğurt ve sütlerle ilgili olarak basında çıkan yazılar beni çok huzursuz ediyor ve çözüm yolları arıyordum. Evime çok uzak olmasına rağmen Feriköy organik pazarındaki köylülerden almak gibi çözümler düşünürken, yaklaşık bir ay önce sevgili Münevverciğimin (Nane ve Limon) tavsiyesi ile tanıştım Silivri'deki Gündönümü çiftliği ile.
Aysun hanım ve eşinin Silivride kurdukları Gündönümü adını verdikleri çiftlikten kapıma kadar bizzat Aysun hanım'ın getirdiği süt, bana yıllardır unuttuğum bu lezzeti içme ve yaptığım yoğurtları,tatlıları yeme fırsatı sunuyor. Üstelik de sürekli veteriner tarafından takipte olan ineklerden temin edilen sütleri içimiz çok rahat olarak içiyoruz .
Fikir Sahibi Damaklar'ın sahibi Defne Koryürek ve Sibel (Sibel'in Kahvesi)bloglarında uzun uzun yer veriyorlar bu süt ve çiftlik hakkında. İsteyen arkadaşlarım onların bloglarından çok daha ayrıntılı bilgilere ulaşacaklardır.

Katkısız ev yapımı yoğurt
1) Çiğ olarak aldığım sütü, kaynama noktasından sonra orta ateşte kepçe ile sürekli karıştırarak hatta kepçeye sütü alıp tepeden tekrar tencereye boşaltıp, karıştırarak 15-20 dakika kaynatıyorum. Taşma ihtimalini gözönünde bulundurarak kesinlikle başından ayrılmıyor, hatta bakışlarımı dahi başka yöne çevirmiyorum.
2) Yoğurdun mayalanması için evin serin olmayan bir ortamına gerekli olan battaniye veya kalın örtüleri serip yerini hazırlıyorum. Yoğurdu yapacağım kap veya kapları üstüne yerleştirip sütün bütün kaymağını da bu kaplara boşaltıyorum.(Çünkü daha sonra bu kaymaklardan tereyağı yapıyorum)
3) En önemli konu mayalanma ısısı. Mutfak termometreniz varsa 50 - 55 derece arasındaki ısı en ideali. Olmadığı durumlarda serçe parmağınızla test edeceksiniz. Parmağınızı daldırıp 12 'ye kadar saydığınızda dayanabiliyorsanız yoğurdunuzu mayalayabilirsiniz.
4) Önemli bir konuda yoğurdunuzu yaparken kullanacağınız maya. Hazır olarak satılan endüstri tipi yoğurtlarla maya olmuyor. Bulabilirseniz ev yapımı yoğurt, bulamazsanız prebiyotik yoğurtlarla mayalayabilirsiniz. Mayanızı bir tabakta kuvvetlice karıştırın, pütürlükler kalmasın. Koyu bir ayran kıvamında olsun. Mayanız çok soğuksa bir kaşık su veya süt ile ılınmasını sağlayın.
5) Kabınızın büyüklüğüne bağlı olarak her bir kabın içine bir veya iki çorba kaşığı yoğurdu ekleyip, kaymağının dibine çökmesine izin vermeyecek şekilde bir iki karıştırıp kapaklarını tam kapatmadan aralık bırakarak kalın örtülere sarıp sarmalayın.

Sardığınız yoğurtlarınızı 3,5-4 saat sonra açabilirsiniz. Eğer sütün soğukluğundan veya odanın ısısından kaynaklanan bir sorun varsa mayalanma tam gerçekleşmemiş olabilir. Böyleyse, sarıp biraz daha bekletebilirsiniz.
Mayalanan yoğurdunuzu ağzı tamamen açık bir şeklide sarsmadan buzdolabına koyun ve o gün için kullanmayın. Çünkü bekledikçe yoğurdunuz daha sertleşecek ve istenilen kıvama gelecektir.
Burda bir iki püf noktası vereyim. En güzel yoğurtlar çömleklerde yapılanlar oluyor. Eğer varsa
bu tür bir çömlek kullanın. Yoksa da borcam veya yine cam olan başka kaplar en sağlıklısı.
Bir diğer konu da ev yapımı yoğurtlar lezzetli ancak hazır aldıklarımız gibi çok sert olmayan yoğurtlardır.Bölündüklerinde daha hızlı sulanırlar. Mümkünse büyük bir kapta hepsini bir kerede yapmak yerine daha küçük birkaç kapta yaparak, birer öğünlük olarak, sulanmasına meydan vermeden tüketebilirsiniz.



Evde Yayık Tereyağ yapımı
Yoğurtların üzerine koymuş olduğum kaymakların hepsini blendıra koyup yağın daha kısa sürede toplanması için 1 bardak sıcak su biraz da oda ısısındaki suyu ekleyip makinayı çalıştırıyorum. Sürenin sonunda kapağı açıp kontrol ettiğimde, yağlar üstte toplanmamışsa biraz daha çalıştırıp toplanmasını sağlıyorum. Üste çıkmış olan yağları bir kaşıkla toplayıp bir kaseye alıyor, bu kez de buz gibi soğuk su ile yağı bastıra bastıra içindeki ayranlarının çıkması için birkaç kez yıkıyorum. Ayranı çıkmış olan ev yapımı yağımızı kahvaltılarımızda çocuklarımıza afiyetle yedirebiliriz. Tabi blendırda kalan yayık ayranları da benim gibi kolesterol ve lipitleri yüksek olanlar için bulunmaz bir nimet.


Güzel ve ağız tadınızın bol olacağı bir hafta diliyorum.

15 Nisan 2009 Çarşamba

SMART BLOGGER ÖDÜLÜ VE CEVİZLİ ÇÖREK


Bir süredir blog dünyasında Smart Blogger ödülünün dağıtıldığını görüyordum. Geçtiğimiz günlerde sevgili Zerrin'in (Zerrin Pasta Evi) bana da layık gördüğü bu ödülü aldım. Ancak ben yayınlamaya ve teşekkür etmeye fırsat bulamamışken dün de Ayşem'ciğimin (Peçete'den Notlar) "sizi de ödül işine karıştırdık" diyen yorumu ve iltifatları eşliğinde bir ödül de ondan geldi. Bunca güzel ve albenili bloğun yanı sıra benimkini de bu ödüle layık gördükleri için Zerrin ve Ayşem'ciğime çok teşekkür ederim.
Ben de bu ödülü bloğu olan bütün arkadaşlarıma, yanında da cevizli çörek ve bir bardak çay eşliğinde armağan ediyorum.


Malzemeler
1) 2 adet yumurta (birinin sarısı üzeri için kullanılacak)
2) 125 gr. tereyağı
3) 1 çay bardağı zeytinyağı
4) 1/2 su bardağı yoğurt
5) 1 paket kabartma tozu
6) 1 su bardağı irice dövülmüş ceviz
7) 1 çay kaşığı tuz ve üzeri için çörek otu, susam, haşhaş çeşitlerinden evinizde ne varsa
8) 3 - 3,5 su bardağı un
Yapılışı
Oda ısısındaki tereyağ, zeytinyağ ve diğer malzemeler karıştırılıp yoğurularak kulak memesinden biraz daha sert bir hamur elde edilir. Yoğurduktan sonra un az gelirse biraz daha un ekleyebilirsiniz. Hamurdan ceviz büyüklüğünde parçalar koparılıp yuvarlanarak tepsiye dizilir. Üzerine yumurta sarısı sürülüp tohumlar serpildikten sonra önceden ısıtılmış 180 derecedeki fırında üzerleri kızarana kadar pişirilir.

Bloğumda tuzlu çeşitlerine fazla yer vermediğimi görerek istekte bulunan başta eltim sevgili Serpil olmak üzere arkadaşlarım için bir çeşit olsun diye yaptım. Bol ceviz ve haşhaşlı lezzetleri seven ev halkı tarafından kısa sürede tüketildiler. Umarım sizlerde beğenirsiniz.

Afiyet olsun.

09 Nisan 2009 Perşembe

DOMATES ÇORBASI VE CIZLAMA

Çorbalar bizim evin vazgeçilmez içeceklerindendir. Yaz kış hiç farketmeden mevsimine göre bazen sıcak bazen soğuk kimi zaman da bol malzeme içererek, ana yemek yerine geçebilen çeşitleriyle soframızda hep vardırlar.
Yaz aylarının, en güzel, kıpkırmızı, olgun domatesleriyle yaptığım bu domates çorbasını da çocuklarım çok seviyorlar. Salça ile yapılanlara göre çok daha lezzetli ve ekşi tadı benim de hoşuma gidiyor.
Pek çok yemek kitabında ve tarifte bu çorba domates salçası ile yapılıyor. Belki ev salçası ile yapıldığında bu çorbada olması gereken domates lezzeti ve ekşiliği yakalanabilir mi bilmiyorum ama konserve olarak satılan salçalarla bunun mümkün olmadığını deneyerek gördüm. Denemek adına salça ile yaptığımda, başta oğlum olmak üzere "anne bu çorba olmamış, değişik bir tarif mi uyguladın" demeleri de bu düşüncemi doğrular nitelikteydi.
İşte bu nedenle sadece bu çorbayı yapabilmek için her yaz derin dondurucuya bolca, olgun ve hafif ekşi domateslerden koyuyorum. Hem de sadece yıkayarak, doğrama, pişirme zahmetlerine girmeden; torbalara bile koymadan.

Hazırlanması salça ile yapılana göre biraz daha zahmetli görünse de lezzet olarak çok farklı olduğunu denediğinizde göreceksiniz.
Sözü daha fazla uzatmadan tarife geçeyim.

Malzemeler

1)6-7 adet orta boy kırmızı, olgun domates (ben dondurucumdaki son domatesleri kullandım)

2) 2 litre su + et suyu (1/2 lt. daha önceden hazırladığım dondurduğum et suyunu kullandım)

3) 3-4 çorba kaşığı tepeleme un (Un miktarını çorbayı nasıl sevdiğinize bağlı olarak ayarlayın)

4) 1 çorba kaşığı zeytinyağ

5) 1,5 su bardağı süt veya yarım bardak süt kreması

Yapılışı

1) Domatesleri donmuş halde düdüklü tencereye koyun ve üzerine suyunu da ilave ederek 5-6 dakika pişirin.

2) Buharı boşaldıktan sonra tencereyi açın ve sıcakken tel süzgeçten geçirin (Biraz zahmetlice ve oyalayıcı kısım burası)

3) Unu, bir kaşık yağda, pembeleşip kokusu çıkana kadar kavurun ve biraz su ile kıvamı incelttikten sonra domates suyunun içine ilave edin. Sürekli karıştırarak pişirmeye alın. Koyulaşıp, kaynamaya başlayınca et suyunu da ilave edin. Bir iki dakika daha kaynadıktan sonra krema veya sütü ilave edin. Bundan sonra fazla kaynamamasına özen gösterin, çünkü krema veya süt kesilebilir. En son tuz ve karabiberini ekleyip ocağı kapatın. Servis sırasında üzerine taze kaşar peyniri yerine eski kaşar peyniri serperseniz, taze peynirin erimesinden kaynaklanan yemede zorluk çıkaran o nahoş görüntüler olmayacaktır.

Burada, özellikle de çalışanların işini kolaylaştıracak bir iki püf noktasını da paylaşayım istiyorum.

Vaktiniz olduğunda, yağsız olarak kavurduğunuz unu soğuduktan sonra naylon torbaya koyup dolapta saklarsanız bu tür meyaneli çorbalarda işiniz kolaylaşacağı gibi zamandan da kazanacaksınız.

Önceden hazırlamış ve dondurmuş olduğunuz et veya kemik suları ile yaptığınız çorbalar ve pilavlar çok daha lezzetli olacağı gibi , size; yemeklerinizi daha az yağla pişirme olanağı da sağlayacaktır. Tabi, et veya kemik suyunun üzerinde biriken yağları atmanız koşuluyla.

CIZLAMA

Bir önceki iletimde kurs arkadaşım sevgili Sultan'ın mutfağıma kazandırdığı bu nefis tariften söz etmiştim. Çok severek yediğim ,göçmenlere ait olan bu tarifi hem kayıt altına alayım hem de sizlerle de paylaşayım istedim.

Malzemeler
1) 1/2 paket yaş maya
2) 1 veya 1,5 bardak ılık süt
3) 1 su bardağı ılık su
4) 1/2 bardak zeytinyağ
5) 1 tatlı kaşığı tuz
6) 1 tatlı kaşığı şeker
Üzeri için
1) 1 adet yumurta
2) 2 dolu çorba kaşığı kaymak (bulamazsanız krema da olabilir diye düşünüyorum)
3) 5 kaşık yoğurt
4) 3 kaşık sıvıyağ
5) Yarım çay kaşığı tuz


Yapılışı
Hamur malzemelerinden kulak memesi yumuşaklığında olacak şekilde hamur yoğurulur ve üzeri örtülerek 2 saat mayalanmaya bırakılır.

Mayalanan hamurdan koparılan parçalar uzun şeritler haline getirilip 5-6 cm uzunluğunda kesilir. Kesilen yerler üstte kalacak şekilde uygun büyüklükteki yağlanmış tepsiye dizilir.
Boşluk kalmayacak şekilde yerleştirilen hamur bezelerinin üstü iki üç parmakla tepelerinden biraz bastırılarak sıkılır. (Sultan'cığım bunu özellikle belirtmişti, sanıyorum kalan boşlukların dolması için yapılıyor)
Ayrı bir kapta, üzeri için gerekli olan malzemeler çatalla çırpılıp hamur görünmeyecek şekilde üzerine bolca dökülür.


Önceden ısıtılmış sıcak fırında, üzeri nar gibi kızarana kadar pişirilir.


Sultancığımın elinden ilk kez yediğimde hamur aralarına girmiş olan malzemeleri çok nefis bir lor peyniri diye düşünmüştüm. Pamuk gibi yumuşacık dokusu ve mis gibi kokan bu lezzetle beni tanıştırdığın için çok teşekkür ederim Sultan'cığım. Ellerine sağlık.

Herkese afiyet olsun.



02 Nisan 2009 Perşembe

MATCHA ÇAYLI VE MUSLU PASTA


Sırada bir önceki iletimde fotoğrafını gördüğünüz cızlama tarifi vardı ama bugün biraz havaların dengesizliğinden biraz da değiştirmemin mümkün olmadığı şeylere kafamın takılıp kalmasından, en iyi çözümün mutfağa girmek olduğunu biliyordum. İlk kez denediğim şeylerde daha bir pür dikkat olunca kafama takılan şeyleri de unutuyorum. Mutfak aynı zamanda benim için terapi merkezi gibi. Siz de böyle düşünüyor musunuz?


Bir dergide gördüğüm (sarı çizgili olan) iki renkli pandispanya çalışmak uzun zamandır yapmak istediğim bir şeydi. Dergide bu pandispanya sarı gıda boyası ile renklendirilerek kare olarak çalışılmış ve çizgiler verevine yapılmıştı. Ancak benim kare çemberim olmadığı için yuvarlak yapmak zorunda kaldım ve aynı havayı yakalayamasam da (biraz pijamavari desenleri oluştuğundan) kare kalıbı olan arkadaşlara esin kaynağı olabilir diye düşündüm.Bu şekilde iki adet olarak hazırladığım patların arasında yağsız, hafif bir lezzet olsun istedim. Malum önümüz yaz ve daha da önemlisi sağlıklı ama lezzetli, kalorisi çok fazla olmayan, yediğimizde fazla suçluluk hissi duymayacağımız pastalara yönelmemizin doğru olacağı düşünüyorum. Bu nedenle yağsız bir mus tercih ettim.
Krema, yağ içermeyen pastanın tadına çatalın ucuyla baktığımda, oldukça hafif ancak mus kısmının benim hatamdan kaynaklandığını düşündüğüm bir yumuşaklıkta olduğunu gördüm. Sanıyorum musun yarısına antep fıstığı eklerken biraz fazlaca karıştırmamdan meydana gelen bir gevşeme sözkonusu oldu.Sade olan kısmının kıvamı ise olması gerektiği gibi daha sertti.

Önce pandispanya patlarını hazırladım. Patları çember ebatlarında kesip, servis tabağına koyduğum çembere patın birini yerleştirip üstüne musu sonra da diğer pandispanya patını koydum. Bu şekilde 2-3 saat dolapta bekledikten sonra çemberi çıkarıp parlaklık vermesi için üzerine çok az miktarda hazırladığım tart jölesini bir fırça yardımıyla sürdüm.


Pandispanya

1) 135 gr. yumurta beyazı (yaklaşık 4,5 yumurta beyazı)
2) 5 adet yumurta sarısı
3) 125 gr. toz şeker (2 kaşığı yumurta sarısında kullanılacak)
4) 125 gr. un


Yapılışı
Oda ısısındaki yumurta beyazı bir tutam tartar kremi ile birlikte mikserle yumuşak tepecikler olana dek çırpılırken bir yandan da şeker azar azar ilave edillir. Mikserin hızı artırılarak yumurta akları sert tepecikler oluncaya dek çırpılır. Ayrı bir kapta yumurta sarılarına iki kaşık şeker ilave edilerek çırpma teli ile birkaç dakika çırpılır. Mikserde çırpılan yumurta beyazlarına sarılar ilave edilir ve köpükleri indirilmeden karıştırılır. Bu karışıma un azar azar elenerek eklenir ve yine köpüklerin indirilmemesine dikkat edilerek karışımın bütünleşmesi sağlanır. Hazırlanan karışımın yarısı başka bir kaba alınır ve gıda boyasıyla renklendirilir. (Ben yeşil renk için matcha çayı kullandım)
İki pata ihtiyacımız olduğundan, kalıbınızın ölçüsünden biraz daha büyükce olarak yağlı kağıda iki tane daire çizilir. Kağıda çizdiğiniz dairelerin, çizili yüzü tepsiye gelecek şekilde iki ayrı tepsiye yerleştirilir.

Sıkma torbasının ucuna 1 cm. çapında yuvarlak duy takılarak hazırlanan yeşil hamur 1 cm ara ile şerit halinde yağlı kağıt üzerine sıkılır. Diğer beyaz hamur da sıkma torbasının içine doldurulur, boşluklara sıkılarak istenilen desen tamamlanır . Her iki pat da bu şekilde hazırlandıktan sonra
200 derecedeki fırında teker teker kontrollü olarak 10 - 15 dakika pişirilir.

Mus'u ise; yine her tarifinden bir şeyler öğrendiğim, detaylı anlatımlarından çok faydalandığım pastacıların pastacısı sevgili Zinnur'un(Bizim Pastane) beyaz çikolatalı mus tarifini kullanarak hazırladım.

Bloğumda da bulunsun diye tarifini de yazmak istedim.

Beyaz Çikolatalı Mus

1) 3 tatlı kaşığı agartin
2) 255 gr. küçük parçalara kesilmiş beyaz çikolata
3) 3/4 bardak süt (mümkünse diyet)
4) 1/8 tatlı kaşığı tartar kremi
5) 2 yumurta akı (70 gr. kullandım)
6) 4 yemek kaşığı şeker ( Ben 2 kaşık kullandım)


Bir cezveye birkaç kaşık su ve agartini koyup karıştırarak kaynattım. Aynı anda başka bir kapta sütü kaynama noktasına kadar getirip erimiş olan agartini sütün içine ilave ettim ve tekrar karıştırdım. Bu karışımı küçük parçalara kesilmiş olan çikolataların üstüne yavaş yavaş ilave ederken bir yandan da karıştırarak çikolataların erimesini sağladım. Tamamen eriyen çikolataları bu kez de soğuk su dolu bir kabın içine oturtarak soğuyup katılaşmaya bıraktım.

Öte yandan ısıya dayanaklı bir cam kaba yumurta akını, tartar kremi ve şekeri koyup, içinde su kaynayan bir tencereye oturtun. Tel çırpıcı ile çırparken yumurtaların ısınmasını sağlayın. Şeker eriyip yumurta akları 71 dereceye ulaşana kadar ısıtıp bir yandan da telle hızlıca karıştırın. 71 dereceye ulaşınca benmari düzeneğinden alıp bu kez de mikserle kuvvetlice çırparak sert tepecikler olana kadar oda ısısına gelmesini sağlayın . Kar haline gelmiş olan beyazları soğumuş olan çikolatalı karışıma yavaş yavaş köpüklerini indirmeden ilave edin.

Biliyorum, detayları vermeye çalışırken yine çok uzun bir tarif oldu. Yazarken Türkçeyi doğru kullanmak ve imla hataları yapmamaya gösterdiğim özeni gören eşime arada bir okuyup kontrol etmesini rica ettiğimde, müstehzi bir şekilde "sanki Financial Times'a makale yazıyorsun" demesi bu işi küçümsedikleri anlamına mı geliyor bilmiyorum. Ancak ben doğru yaptığım inancındayım.

Ağız tadınızın eksilmeyeceği güzel günler dilerim.

30 Mart 2009 Pazartesi

FISTIKLI KEŞKÜL VE GEÇEN HAFTA

Geçtiğimiz cumartesi günü liseden arkadaşlarım Sevgül ve eşi ile Hümeyra'yı akşam yemeğine davet etmiştim. Yine ben hazırlıklarla uğraşırken daha önceki iletimde söz ettiğim davetsiz misafirlerimi gözlemleme fırsatım da olamadı ne yazık ki.
Bu hafta bu beklenmedik, kanatlı aileye yeni bireylerin katılmasıyla kadromuz tamamlandı diyebilirim. Balkonumuz adeta National Geographic kanalı için bir belgesel yeri oldu.
Balkonumuzu mesken edinen kumrularımızın yavruları beklediğimizden erken gelerek bizleri şaşırttılar. Aslında kendilerine bir "bebek karşılaması" yapmak niyetindeydik ama onlar acele edip erken geldiklerinden artık lohusa şerbetini kaçırmamak lazım diye düşünüyorum, ne dersiniz? İletinin sonunda da göreceğiniz gibi ben onları fark ettiğimde çoktan yumurtalarından çıkmış uslu uslu annelerinin onlara yiyecek getirmelerini bekliyorlardı.
Şimdiye kadar beklenenin tersi gerçekleşti ve bizim kumrular hem çok temiz hem de çok tokgözlü çıktı. Balkonda onlara dair en ufak bir pislik görmemiş olmam beni ziyadesiyle memnun ediyor. Soğusunlar diye üstlerini örterek balkon masamın üzerine koyduğum yiyeceklere de hiç el uzatmıyorlar. Böylece şimdilik mutlu mesut yaşıyoruz ama uçma talimleri başladığında neler olacağını ben de çok merak ediyorum?
Gelelim asıl konumuza. Hafta sonunda gelecek olan misafirlerim için hafif olsun diye sütlü bir tatlı yapmayı planlamıştım. Ne zamandır yapmayı düşündüğüm sevgili Zinnur'un bloğunda gördüğüm bu antep fıstıklı keşkül hep aklımdaydı. Ama pirinç unu veya başka bir kıvam verici yerine sübye hazırlayarak yapılmış olması ve benim de evliliğimin ilk yıllarında sübye ile başarısız bir deneyimim, bir hayli tereddütte kalmama sebep oluyordu.Sonra hatırladım ki o yıllarda bu işi pratik bir şekilde yapacak ne teknik donanım (robotlar, mikserler) ne de böyle görsel tarifler vardı. 26 -27 yıl evvel Leman Cılızoğlu'nun samanlı kağıda basılı siyah fotoğraflı meşhur Yemek Pişirme isimli kitabından sübye ile gerçek tavuk göğsü hazırladığım günleri hatırladım. Ne korkunç bir uğraştı o zamanlar için. Islatılan pirinçleri havanda, olmadı; bez torbaların içinde içinde keserle, çekiçle vurarak un haline getirmelerim. O gün tövbe etmiştim bir daha sübye hazırlamamaya.
Artık hemen hemen herkesin evinde bulunan robotlar sayesinde bu işin pek zor olmadığı düşüncesi fikrimi değiştirmeme sebep oldu.
Keşkülü fukara mı yoksa keşkül mü yapayım düşünceleri ve araştırmaları arasında epey bir gidip geldikten sonra Zinnur'un da yine bir Türk yemek kitabından faydalanarak yaptığı fıstıklı keşkül tarifinde karar kıldım.
O zamanki gibi yoğun emek ve fazla zaman istemeden yaptığım keşkül benim gibi fıstığı çok seven birisi için muhteşemdi. Kıvamı, lezzeti ve en önemlisi de hiç bir katkı maddesi olmadan hazırlanan tatlımız çok beğenilerek yenildi. Tarifin için çok teşekkür ederim Zinnur'cuğum.


Beyaz çikolata ve bir parça maça çayı ekleyerek renklendirip süslediğim keşkül tarifi için sizleri Zinnur'un bloğunu ziyarete davet etmek en doğrusu olacak.


Yaşıtlarımı davet ettiğim yemeklerde çorba, pilav ve bir ana yemeğin yanı sıra ağırlığı salata çeşitlerine vererek hepimizin beden sağlığını korumaya özen gösteriyorum.
Masamızda bulunan yazdan doldurup pişirmeden derin dondurucuya koyduğum zeytinyağlı biber dolması, Cenk'in Brüksel lahanası, közlenmiş biber ve balsamik sirkeyle tatlanmış salata, kereviz salatası ve mevsim salataları sunumlarıyla da beğeni topladı.
Salataların dışında şafak çorbası ve kırmızı ete göre daha sağlıklı olduğunu düşündüğüm hindi tandır (tarifini daha önce paylaşmıştım) ana yemeğimizdi.

Sanıyorum doğru yoldayım.

Bizim evde pek rağbet görmeyen Brüksel lahanası Cenk'in bu tarifiyle çok sevildi. Sebzelerle arası hiç iyi olmayan oğlum bile severek yediğine göre varın tadını siz tahmin edin.
Etin yanına çok güzel eşlik eden bu tarif için çok teşekkür ederiz Cenk.
Peki bu alttaki hamur işi ne derseniz; geçen hafta başında kurs arkadaşım sevgili Sultan'ın kursumuz devam ederken ara sıra yapıp bizlere getirdiği, molalarımızda çayımızın yanına eşlik eden harika bir göçmen ekmeği CIZLAMA veya naım-ı diğer dızlama.
Bu tarifi EKMEK YE etkinliği için yapmıştım ancak yoğun geçen günlerimden dolayı tarifini yazıp göndermek için fırsatım olmayınca hiç değilse fotoğrafını paylaşayım istedim.



Ve bunlar da henüz iki-üç günlük olan kumru yavrularımız.

Anne ve baba nöbetleşe olarak gelip besliyorlar bu yavrucukları. Aynı zamanda da kokularını almış olan kargalar va martılardan korumak için sürekli balkonu gözetliyor ve yanlarına yaklaşmalarına izin vermiyorlar.
Tabii onların uzaklaştıkları zamanlarda da bu bekçilik görevi bana düşüyor.
Hayırlısıyla uçmayı öğrenip gittiklerinde ben de bu stresten kurtulmuş olacağım.
Güzel bir hafta dilerim.

23 Mart 2009 Pazartesi

HAS DOLMA

Bu sabah yapılacak bir işim yok yeni bir tarif eklemek ve sitelerde dolaşmak için vaktim var deyip bilgisayarın başına oturduğumda yine bilgisayarın azizliğine uğradım. Oysa ne kadar hevesle oturmuştum arşivde yayın sırası bekleyen bir değil, birkaç tarifi paylaşmak için.
Ama bütün uğraşılarıma rağmen, virüs tarayıcı sistemindeki problemleri (bunu da akşamleyin eşimden öğrendim) gideremediğim için internete girmeyi bir türlü başaramadım ve bütün gün sinirlenip durdum. Neyse ki akşam eşim gelip de sorunu halledince çok sevindim.
Gittiğim kursta bize yalnızca word ve excell programları yerine bu türden sorunları nasıl çözeceğimiz gösterilmiş olsaydı bunları yaşamazdım, yanlış bir kurs seçimi yapmışım diye söylenmemin yanı sıra bilgi bilgidir diyerek de kendimi teselli ettim.

Dolmaların Türk mutfağında önemli bir yer tuttuğunu hepimiz biliriz. Yörelere göre çok çeşitlilik arz ederler. Bu has dolma da yine doğu mutfağını tanıyanların bildiğini düşündüğüm Bitlis'e ait enfes bir lezzet. İsteğimiz üzerine her yaptığında beni çocukluğumda rahmetli babaaanneciğimle ilgili anılara sürükleyen bu dolmayı, annemin yanımda olmadığı zamanlarda da yapabilmek adına kayıt altına almak istedim. Biraz zahmetinden midir yoksa annem daha güzel yapar diye düşündüğümden midir nedense bu yöreye ait yemekleri hep anneme rica ederim. Lahanalar bitmeden dün son bir kez daha yapıp deyim yerindeyse bata çıka yedik. Adı üstünde bol ekşili bu has dolmanın tadını ailecek çok seviyoruz. Hadi ben ve kardeşlerim az da olsa bu kültürün içinde olmuştuk o nedenle seviyorduk ama egeli olan eşim ve çocuklarımın da çok seviyor olması dolmanın lezzetini sanırım yeterince anlatıyordur. Aslında bildiğiniz kıymalı lahana dolması. Ancak etinin biraz yağlıca olması ve bolca sumak ekşisi kullanılması çok daha lezzetli yapıyor. Ben yağlı kıyma yerine önceden hazırlayıp dondurduğum yağsız et sularından kullanarak lezzeti sağlıyorum.

Malzemeler

1) 1 büyük boy dolmalık lahana

2) 700 gr. orta yağlı kıyma

3) 2 su bardağı pirinç

4) 4-5 adet kuru soğan

5) 1 kaşık biber salçası + 1,5 kaşık domates salçası

6) Tuz, karabiber, acı sevenler için de bir tatlı kaşığı kırmızı pul biber

7) 1 demet maydonoz

8) 1 veya 1,5 su bardağı tane sumak (çok ekşili sevdiğimiz için 1,5 bardak kullandık)

9) Kıymanızın yağına bağlı olarak 2-3 kaşık tereyağ veya zeytinyağ

Yapılışı

Öncelikle sarılacak olan yapraklar lahanadan ayrılır, yıkanır ve bol suda sarılacak duruma gelene kadar haşlanır. Çok aşırı haşlamamaya özen gösterin. Diğer tarafta bir tencereye 4 bardak soğuk su ve üzerine sumaklar ilave edilerek su kaynama noktasına gelene dek orta ateşe konur. Aman kaynamaya başlayınca ocağı kapatmayı unutmayın. (Kaynatmadan dolayı sumak ekşiliğinin yanı sıra acımsı bir tad da verebilir.) Bu şekilde ılınmaya bırakın.

Diğer tarafta doğranmış soğan, kıyma, pirinç ve kalan malzemelerle normal dolma içini hazırlayın. Ilınmış olan sumak suyunun bir, birbuçuk bardak kadarını harcın içine dökün ve harcınızı tekrar karıştırıp sonra da küçük parçalara böldüğünüz lahanalara sarın. Tencereye dizdiğiniz lahanaların üzerine kalan sumak suyunu ve yağını gezdirip ocakta pişirin. Piştiğinde suyunun hiç kalmaması gerekir. Ama ihtiyaç varsa suyunu kontrol edip biraz daha sıcak su ekleyebilirsiniz..

Lahananın sarılamayacak olan iç yapraklarından da kapuska yapmayı unutmayın.

Herkese afiyet olsun.

18 Mart 2009 Çarşamba

ISPANAKLI PIRASALI KİŞ



Son günlerde evdeki internet bağlantısından mı yoksa masa üstü bilgisayarın miadını doldurup pancar motoru edasıyla çalışıyor olmasından mı bilemiyorum bir türlü internete bağlanamıyor olmam canımı çok sıkıyor. Ne zaman yeni bir leti yazmak ve bloglarda dolaşmak için otursam "internete bağlanamıyorsunuz "ibaresi ile karşılaşıyorum. Hatta bazı bloglarda takılıp kalıyor, ancak bilgisayarı tamamen kapattığımda ordan çıkmam mümkün olabiliyor. Yeni bir ileti yazacağım hevesiyle oturduğumda birkaç kez üst üste bunları yaşayınca zaman geçiyor ve benim de bütün hevesim kaçıyor. Sizler de bu tür sorunlar yaşıyor musunuz merak ediyorum?Geçtiğimiz haftasonunda Fransa'dan gelen yabancı konuklarımız için yapmış olduğum bu kiş (quiche) çok sevilerek yendiği için paylaşmak istedim.

Tart veya kiş hamurları bünyelerinde çok yağ barındırdığından yapmak için ancak kalabalık misafirlerin geleceği günleri seçiyorum. Böylece kişi başına düşen porsiyon miktarı azaldığından biraz olsun içimiz rahat bir şekilde yiyiyoruz.
Hamurundaki yağ fazlalığını dengelemek için ise sebzeli kısmında kullandığım yağ ve krema miktarını azaltarak daha az yağlı olur düşüncesiyle süt kullandım. İkinci değişikliğim de zaman zaman yaptığım ıspanaklı böreklere ilave ettiğim pırasayı burada da kullanmış olmamdı. İkisinin birlikteliği benim çok hoşuma gitse de pırasayı hiç sevmeyen oğlumu da memnun etmek amacıyla pırasaların yalnızca üzerinde dekor mahiyetinde yer aldığı bu kişi oğlum da çok beğenerek üstelik pırasalarını ayırmadan yiyince keyfim iyice yerine geldi.
Sözü fazla uzatmadan tarife geçeyim.

Tart kalıbım 20 x 28 cm. ölçülerinde

Kiş hamuru malzemeleri
1) 150 gr. çok soğuk küçük parçalara bölünmüş tereyağ
2) 1 + 3/4 (250 gr) un (yarısını tam buğday unu koydum)
3) 1/2 çay kaşığı tuz
4) Gerekirse 1-2 kaşık çok soğuk su
Üstü için
1)300-400 gr. temizlenmiş, küçük parçalara doğranmış ve kurutulmuş ıspanak
2)1 adet kuru soğan
3) 1 çorba kaşığı zeytinyağ
4) 1 pırasanın beyaz kısımları
5) 2 veya 3 adet yumurta
6) 1,5 bardak süt
7) 1/2 bardak krema
8) Tuz, karabiber ve biraz muskat rendesi
9) 250 gr beyaz peynir veya lor (ben yarım yağlı beyaz peynir kullandım)
Yapılışı
Öncelikle kiş hamurunu hazırlamamız gerekiyor. Fransızca'da kırıntı anlamına gelen Brisee hamurunun bütün özelliği çok soğuk tereyağ ile hazırlanması ve sıcakla olan ilişkisinin en aza indirilmesidir.
Bunun için un, tuz ve soğuk tereyağ mutfak robotuna konur ve robot kısa aralıklarla sadece malzemeler karışacak kadar çalıştırılır.Parmak uçlarınızla, yoğrulan hamurun ekmek kırıntısı görüntüsünü aldığını görmelisiniz. Gerekiyorsa iki kaşık soğuk su ilave edilip tekrar bir kaç saniye kadar çalıştırılır ve hamur büyükçe bir sarana boşaltılıp hava almayacak şekilde paketlenip dolaba kaldırılır. Burada elinizin sıcaklığının hamura geçmemesi , oda ısısından etkilenmemesi için bu işlemleri çok çabuk yapmalısınız. Bir saat dolapta bekletilen hamur hafif unlanmış iki yağlı kağıt arasında kalıbınızın büyüklüğünden 5'er santim fazla olacak şekilde merdane ile açılarak yağlanmış unlanmış tart kalıbına kenarlarını da kaplayacak şekilde yerleştirilir. Hamurun üzerinde çatalla delikler açılıp üzerine aynı ölçüde kesilen pişirme kağıdı yerleştirildikten sonra kuru bakliyatla doldurup önceden ısıtılmış fırında 15 dakikalık bir ön pişirmeden geçirilir. Daha sonra üzerindeki bakliyatlar alınarak önceden hazırlanmış olan sebzeli malzeme üzerine boşaltılıp 35- 40 dakika daha pişirilir.

Hamurumuzun dolaptaki bekleme süresinde üst malzemeleri hazırlamalıyız. Sebzeli kısım için önce bir kaşık yağda doğranmış soğan sotelenir. Daha sonra suları iyice süzdürülmüş olan sebzeler ilave edilip hızlı ateşte sürekli karıştırılarak kavrulur, tuzu, karabiberi eklenir. Başka bir kapta yumurtalar çatalla çırpılırak içine süt, krema ve beyaz peynir, istenirse muskat rendesi de ilave edilerek ılınmış olan sebzelerle buluşturulur. Fırında ön pişirmeden geçmiş olan kiş hamurunun üzerine dökülür ve tekrar fırına sürülür. Malzemelerin sululuğu ve miktarı gözünüzü korkutmasın, çünkü piştiğinde bu sulu kıvam katılaşıyor ve çok lezzetli bir kiş oluyor.

Akşam yemeği için hazırladığımdan fotoğraflarını da gün ışığında çekmem mümkün olamadı. Ancak fotoğraftakinden çok daha güzel bir görünümde olan bu kişi umarım sizlerde seversiniz.

Ağız tadınızın eksik olmadığı günler dilerim.

Afiyet olsun.

11 Mart 2009 Çarşamba

MAKARNALI BÖREK VE DAVETSİZ MİSAFİRİM

Geçtiğimiz hafta sonu boyunca her gün misafirlerimiz vardı. Kimisi çok yakınlardan, kimisi ülke dışından kimisi de iletinin sonunda göreceğiniz gibi davetsizlerdendi. Davet ettiğim dostlarımla birlikte yedik içtik güzel vakit geçirdik.

Pazartesi sabahı da bilgisayar kursunda tanıştığım arkadaşlarım Ayla, Berrin, Ayşe, Sultan ve Sevim'i sabah kahvaltısına davet etmiştim. Neşeyle edilen kahvaltının ardından kahve keyfimizle güzel bir gün geçirdik. Artık kursumuz bitti ama bu neşeli arkadaşlarımla dostluğumuz devam edecek.

Bloğumda, genellikle rulo böreklerin tarifini paylaştığımı, yaptığım tepsi böreklerine yer vermediğimi görünce çok eskilerden beri severek yediğimiz su böreği lezzetindeki bu tarife yer vermek istedim.
Yaklaşık yirmi yıllık bir tarif olan bu böreği evimde ilk kez yiyenler eğer içine dikkatlice bakıp da makarnaları görmemişlerse lezzetinden dolayı su böreği zannediyorlar. Eğer sizler de yufka açma konusunda benim gibi çok yetenekli değilseniz bu tarifin sizi mutlu edeceğini düşünüyorum. İçine konan malzemelerin bolluğu ve yumurtanın katkısıyla lezzet olarak gerçek su böreğinden ayırt edilmiyor. Pratikliği de cabası diye düşünüyorum.

Malzemeler
1) 4 adet hazır yufka
2) 1/2 paket (250 gr) fiyonk veya kelebek makarna (bu kez bir avuç daha fazla koydum)

3) 1 su bardağı tereyağ ve zeytinyağ karışımı

4) 5 adet yumurta (Makarnayı biraz fazla koyduğumdan yumurta sayısını 6 yaptım)

5) 1/2 litre süt

6) 400-500 gr civarında beyaz peynir

7) Tuz, kırmızı biber, karabiber
Yapılışı
1) Önce makarnalar tuzlu suda haşlanır ve suyu süzülüp soğuk sudan geçirilir.Fırında da pişeceğinden çok fazla pişirmemeye özen gösterilir.

2) Eritilmiş tereyağ, zeytinyağ, yumurta ve süt bir kapta çatalla kuvvetlice çırpılarak sos hazırlanır.

3) Yağlanmış büyük fırın tepsisine bir yufka serilir. Üzerine birkaç kaşık sos dökülerek fırçayla her yerine sürülür. Tarif 1/2 paket makarnadan yapıldığı zaman iki yufka alta, araya makarna ve peynir ve tekrar 2 yufka şeklinde hazırlanıyor. Hazırlanan sos bütün katları ıslatacak şekilde bolca kullanılacak. Ancak ben makarna miktarını biraz artırdığım için alta 1,5 yufka üstüne makarna peynir+ sos; tekrar 1,5 yufka+ makarna, peynir, sos ve 1 yufka şeklinde hazırladım.. Bu şekilde yaptığımda epey fazla olan haşlanmış makarnanın bir kata yığılarak hamurlaşmasını önlenmiş oluyorum. Üstü için bol miktarda ayırmış olduğum sosu da son yufkanın üzerine dökerek önceden ısıtılmış fırında nar gibi kızarana dek pişirdim. Konuklarım beğenerek yediler.

Şimdi de evimizin balkonuna gelen davetsiz misafirlerimle tanıştırayım sizleri.
Geçtiğimiz hafta mutfaktaki telaşımdan, varlıklarının farkına varamadığım, balkondaki buzdolabından ve erzak dolabından birşeyler almaya diye her çıktığımda sık sık rastladığım iki konuk beni görünce hemen rahatsız olup uçuveriyorlardı. Gagalarındaki çalı çırpı niyetlerini ortaya koyuyordu ama balkonu şöyle bir kolaçan ettiğimde pek bir şey de görememiştim. Misafirlerimiz gittikten sonra pazar günü etraflıca araştırmaya girdiğimde buzdolabının üstündeki mandal sepetimin içine yaptıkları yuvayı görünce sevineyim mi üzüleyim mi bilemedim.
Önce sepetin içindeki mandallarımı aldım, yuvalarını bozmadan. Sonra da sepeti balkonun kenar mermerleri üzerine koyarak balkona çok fazla girmeden onlar beni, ben onları rahatsız etmeden yaşayacaktık. Ama bir baktım bizimkiler kenara aldığım sepetteki o yuvadan vazgeçmiş, bu kez de daha güvenli buldukları buzdolabının üzerine yeniden yuva inşa ediyorlar. Artık kararımı vermiştim, balkonu ya onlar kullanacaktı ya da ben deyip dışarıda oldukları bir zaman girmelerini engellemek için panjurları kapattım. Nasıl olsa daha yumurta yok başka bir yere yuva kurarlar diye düşündüm. Tabi evdekilerden de olanca lafı işittim. Hain anne, yuva bozan kadın diye söylemediklerini bırakmadılar. Benim de vicdanım sızlıyordu ama bu balkon çok kullandığım bir yer olunca hele ki şimdilerde yüzünü gösteren güneşe karşı çayımı kahvemi içmek keyfinden de vazgeçtim; çamaşırlarımı kurutacağım yer, en önemlisi de temizlik meselesiydi.
Dün bir ara balkondan bir şeyler silkelemek için panjurların birini açıp kapatmayı da unutunca yine hemen arz-ı endam edivermişti anne adayı. Bu kez balkona çıktığım halde kaçmıyor tekrar buzdolabının üzerine koyduğum sepetin içinde oturmaya devam ediyordu. Ne zaman ki yakınına gittim o zaman uçuverdi. Sepete baktığımda da minicik bir yumurtayla karşılaştım. Tabi o anki pişmanlığımı ve vicdan azabımı anlatamam. Artık o saatten sonra bu kez de gelsin yumurtasının üstüne otursun diye ben onu arıyordum.
Neyse ki geldi kuluçkaya yattı da ben de rahatladım. Bu gün ikinci günümüz ve birbirimize alıştık artık. Balkona çıkabiliyorum, altındaki dolap kapaklarını açıp içinden bana lazım olan şeyleri usulca alabiliyorum ve o da annelik güdüsüyle hiç yerinden kalkmıyor. İçimden de tebrik ediyorum. Aferin, annelik bu işte diyerek onunla sohbete bile başladım.

İşte böyle, kendilerini zorla kabul ettiren akıllı misafirimiz bu hanımefendi. Henüz araştıramadım
bu tür bayanlar ne kadar süre yatıya kalır, yavruları olunca ne yapar, ortalığı çok batırır mı, ailecek gitmek için ne kadar süreleri var bilmiyorum ama gelişmelerden sizleri haberdar edeceğim.
Sizlere de böyle davetsiz konuklar geliyor mu bilmiyorum ama ben iyisi mi bol güneşli güzel günler dileyeyim.

05 Mart 2009 Perşembe

TİRAMİSU

Bir önceki iletimde gelecek olan tarifin tiramisu olduğunu söylediğim için aradan bir hafta geçmesine rağmen araya başka bir tarif girsin istemedim. Dünyaca ünlü bir tatlı olan tiramisunun İtalya'ya özgü mascorpon peyniri ile yapıldığını hemen herkes bilir. İthal olarak ülkemizde zor bulunan, bulunsa da fiyatının yüksekliğinden dolayı pek rağbet edemediğimiz bu peynirle yapılan örneğini Fransada bir İtalyan lokantasında yediğimde çok çok beğenmiştim. Bizlerin mascorpon yerine labne peyniri kullanarak yaptığımız pastalarla uzak yakın hiç bir ilgisi olmadığını söyleyebilirim. Labne peynirlilere göre çok daha lezzetli, labnedeki o hafif ekşiliğin olmadığı, köpük köpük adeta ağızda eriyen bu krema ile yapılan tarifi sizlerle de paylaşmak istedim.

Uzun araştırmalardan sonra sadece yemekleri değil Fransa ile ilgili yazdığı yazılarla da dikkatimi çeken David Lebovitz 'in tarifini uygulamaya karar verdim.

Benim Fransa'dan getirdiğim bu peyniri "biz nerden bulacağız" diye yakındığınızı duyar gibi oluyorum. Tarif araştırmalarım sırasında çok eski bir Mutfak dergisinde bu peynirin bulunmadığı yerlerde mascorpon yerine %50 kremayla %50 kaymağı karıştırarak kullanabileceğimiz uyarısını görüp aklıma yatınca belki denemek istersiniz diye düşündüm. Son kullanma tarihlerinden dolayı önceliği mascorpon ile yapılanlara vermiş olsam da bittiğinde ilk yapacağım tarif bu malzemelerle yapılan tiramisu olacaktır.
Kedi dili bisküvilerini de evde yapmaya kalkınca epey vaktimi alan bu tatlı için malzemeler çok fazla olmamakla birlikte tadı orada yediklerimizi aratmayacak lezzetteydi.




Malzemeler

1) 1/2 bardak (cup ölçüsü) espresso (oda ısısında)

2) 2 yemek kaşığı siyah rom

3) 1 yemek kaşığı konyak

4) 2 büyük yumurta (oda ısısında)

5) Bir fiske tuz

6) 7 yemek kaşığı (90 gr) şeker

7) 250 gr mascorpon peyniri

8) 70 gr kedi dili bisküvisi

9)Üzeri için kakao veya arzu edilirse kuvertür çikolata rendesi

Yapılışı

1) Tarife göre espresso, rom ve konyak bir kapta karıştırılır ve karışımın alkol tadına bakılarak az gelirse biraz daha ilave edilir. Ben espresso, rom ve kahve likörüne ilaveten bir tatlı kaşığı granül kahve ekleyerek hazırladım.

2) 2 yumurtanın beyazı bir fiske tuz ile bir çırpma kabında mikserle çırpılmaya başlanır. Yumuşak köpükler oluşunca şekerin yarısı (45 gr) yavaş yavaş ilave edilerek çırpmaya devam edilir ve kar haline getirilir.

3) Başka bir kapta yumurta sarıları ve kalan şeker mikserle açık sarı renk alana kadar yaklaşık 3 dakika çırpılır.

4) Mascorpon peyniri de başka bir kapta spatula veya tahta bir kaşıkla yumuşayıncaya kadar karıştırılır. Yumuşamış olan mascorpona yumurta sarıları ilave edilerek homojen bir karışım olması sağlanır. (Kesinlikle mikser kullanmayın) Bütünleşmiş olan bu karışıma bu kez de kar haline gelmiş olan yumurta akları 3 kerede katlama yöntemi ile köpükleri söndürülmeden ilave edilir. (Not: Bu aşamada test edip tadına baktığımda yediklerime göre daha yoğun olduğunu düşünerek bir yumurta akını daha kar haline getirip ilave ettiğimde istediğim tadı yakaladığımı gördüm)

5) Servis kaplarına önce birer kaşık bu kremadan konur. Daha sonra kedi dili bisküvileri espressolu karışıma batırılıp yumuşayınca fazla suyu süzülerek kremanın üzerine bir veya iki tane konur. Tekrar krema ve tekrar kedidili bisküvisinden sonra en üstü krema ile kaplanır.

Dolapta en az dört saat veya bir gün bekletildikten sonra servisten hemen önce üzerlerine kakao veya çikolata rendesi serpilir.

Yukarıda da dediğim gibi mascorpon peyniri yerine yarı yarıya karıştırdığınız kaymak ve krema ile yapılabileceğini öğrenmiş olmam bu tarifi paylaşma nedenim oldu. Denemeye değer bir tarif olacağını düşünüyorum.

Afiyet olsun.

26 Şubat 2009 Perşembe

FRANJİPAN DOLGULU ARMUTLU TART


Daha önceki Fransa gezilerimde benim için önemli olan bu ülkenin ve Paris'in tarihini, sanatını ve kültürünü öğrenmek ve yaşamaktı. Bu amaçlarımın büyük çoğunluğuna o gezilerde kavuşmuş ve çok da mutlu olmuştum. Müze, saray gezme telaşına düşünce de yemekler ve pastacılığa dair yiyecekler ikinci planda kalmış, en hızlı ve pratik yemeklerle karnımızı doyurup şöyle keyiflice oturup yemeklerin tadını çıkaramamıştık.
Bu kez gittiğimizde yediğimiz yemeklerin yanı sıra adım başı diye tabir ettiğimiz sıklıktaki pastane ve kahvelerde oranın en meşhur lezzetlerini yiyip, kahvelerini içip hem görsel hem de lezzet açısından çok memnun kaldık.
Bunlar arasında en çok beğendiğim ve benim ağız tadıma uygun olanlar arasında bu franjipan dolgulu tartlar da vardı. Mis gibi tereyağ kokusu ve bol badem unu dolgusuyla yapılan tartları sıcağa yakın derecede ılık ve mutlaka bir sos, özellikle de krem anglez ile sunuyorlardı. Tadı damağımızda kalan bu tartı evde de yapmak için araştırmalara başladığım günlere denk geldi sevgili Zinnur'un bu tarifi yayınlaması. Gerçi Zinnur'dan önce Hanımiş (Işıl) franjipanlı bir tart yapmış ve bizleri bu konuda çok da güzel bilgilendirmişti. Hep aklımda olan o tarifi deneyemeden gittiğim Paris'te üzeri meyve ve süt kreması ile kaplanmış bu tür tartları yiyip çok sevince bu tarifi yapmaya karar verdim.


Zinnur'un tarifini uygulayarak yaptığım bu tart için kullandığım, evde bulunan armutların oldukça sert olması beni biraz endişelendirdiyse de bir saat kadar süren pişme süresinde yumuşamışlardı.
Pek çok meyve ile yapılabilecek olan bu tartlar içinde orda yediklerimi gözönünde bulundurduğumda armutla yapılanın en güzeli olduğu sonucuna vardım. Taze incir ile yapılan da güzeldi ama pişmiş armut ve ayva lezzetini çok sevdiğimden olsa gerek güzel bir ayva bulabilirsem bir kez de ayvalısını denemek istiyorum.




Çocuklar, bu tartların sunumunda kullanılan krem anglezi çok beğendiklerinden gelirken ben de hazır olarak da satılan bu sostan almıştım. Bugün yaptığım armutlu tartı krem anglez eşliğinde sununca orda yedikleriyle aynı lezzette olduğunu söylediler.
Bizi bu lezzetle buluşturan araştırmacı pastacılarımız sevgili Zinnur (Bizim Pastane) ve sevgili Işıl'a(Hanımiş) çok çok teşekkür ederim. Tarif ve daha detaylı bilgiler için de sizleri onların bloglarına yönlendirmek işin en doğrusu olacak diye düşünüyorum.
Lezzetini çok beğendiğimiz bu tartı herkese tavsiye ederim. Pişmiş meyve, badem ve krema tadını seviyorsanız hemen deneyin derim.
Bir başka lezzet olan tiramisu tarifinde buluşana kadar sevgiyle kalın.

20 Şubat 2009 Cuma

AHUDUDULU DOĞUM GÜNÜ PASTASI

Bu pastayı dün gece doğum günü olan canım kardeşim Gül Zuhal için yaptım. Sayfası ve tarifleri benim için bir okul niteliğinde olan sevgili Zinnur'un(Bizim pastane) klasikleşen tariflerinden olan bu pasta bizim evde çok sevildiğinden, istekler de ahududu olduğunda, ilk aklıma gelen çeşit oluyor. Zinnur'un da dediği gibi bunca krema ve çikolataya rağmen tadındaki hafiflik yiyenleri ve beni memnun ediyor.

Biraz tecrübe gerektiren çikolata bantlı pastalar yapmak bana eğlenceli geldiğinden, yaptıklarımı çok beğenmesem de tercihimi yine bu yönde kullandım.Her denediğimde farklı tecrübeler edinmiş olmak bir sonraki sefer için beni daha da heveslendiriyor.


Canım kardeşim, doğum günün kutlu olsun. İyi ki doğmuşsun, iyi ki kardeşimsin ve yanımdasın.

Tarife geçmeden önce bu pastayı daha önceleri de pek çok kez yaptığımı ve yiyenlerden tam not aldığını söylemeliyim. Zinnur bu pastayı anlatırken Divan pastanelerinin daha önceleri yaptığı frambuazlı pastalarını anımsattığını söylemiş.Bence de haklı. Bazı meyveler siyah bitter çikolata ile çok güzel birliktelik ve lezzet sağlasa da ben ahududunun tadının baskın olduğu beyaz kremalarla yapılan bu pastayı çok daha lezzetli buluyorum.

Zinnur'un bu pasta ile ilgili söylediklerinden ve çok açıklayıcı tarifinden sonra benim yazmam ne kadar doğru olur bilemiyorum ancak hiç değilse yaptığım değişiklikleri anlatayım.

Zinnur tarifinde pastayı baton şeklinde inşa etmişti. Ben, doğum günü pastası olacağı için yuvarlak bir şeklin daha uygun olacağını düşünerek pandispanyasını sevgili Işıl'ın (Hanımiş)


Vanilyalı Cenuaz kekini 24 cm.lik kelepçeli kalıpta pişirdim ve pandispanya soğuduktan sonra 3 parçaya böldüm.

Zinnur bu pastada taze ahududu kullanmamızı öneriyor fakat bu mevsimde bulamayacağım için ister istemez yazdan dondurmuş olduklarımı çözdürüp sularını süzdürdükten sonra kullandım. Yazdan yapmış olduğum ahududu sosunu daha önceleri kullanıp bitirdiğim için Fransadan aldığım sosu kullanmak zorunda kaldım.Renk ve görünüm olarak evde hazırladıklarım kadar beni memnun etmese de hiç bir gıda boyası kullanmamış olmanın gönül rahatlığını yaşadım.

Beyaz çikolatalı krem peynirli kremada ise krem peyniri yerine tadını daha hafif bulduğum creme fraiche kullandım.
dBunların haricinde yaptığım değişiklik ise daha büyük boyutta bir pasta olacağı için kullanılan her iki kremanın miktarını 1/3 oranında artırmak oldu.(Süt kreması ve krem peynirli krema).Bunlarda ölçü veremiyorum, çünkü bir kağıda not almadan hesap makinesi ve mutfak terazisi önümde kendimce çok pratik olarak bu işi hallettiğimi düşündüm. (Tabi sizler tarif isteyince de ne yapacağımı şaşırdım).Yine de Zinnur'un yaptığı kadar bol kremalı olmadı ama kremaların içerdiği yağ miktarlarını gözönünde bulundurarak bu miktar lezzet olarak da bize kafi geldi.

Biliyorum biraz karışık bir anlatım oldu ama Zinnur da aynı şeyi söylüyor. Birkaç krema, ahududu sosu, ganaş derken kafalar iyice karışıyor. İyisi mi ben bu konuda sizleri Zinnur'un bloğuna "ahududulu pasta" başlığı altındaki bu tarifi okumaya davet edeyim. Hem birinci elden ve de çok güzel anlatımıyla baş başa bırakayım.

Bu pastada uyguladığım bant ise daha önceleri yabancı kaynaklı bir blogda görüp esinlendiğim bir modeldi. Bunun için pastanızın yapımını tamamen bitirip etrafını da krema ile kapladıktan sonra çevresini hesaplayın. Benim pastamın çevresi 80 cm. yüksekliği de 6 cm. idi. Bu ölçülerde bir asetatlı kağıt hazırladım.(asetatı büyük kırtasiyelerde bulabilirsiniz) Çok uzun bir şerit olduğu için daha önceki deneyimlerinden yola çıkarak söyleyebilirim ki yağlı kağıda yaptığınızda aynı sonuç alınmıyor.

Bandın hazırlanması için önce 125 gr. kadar beyaz kuvertür çikolatayı benmari usulü erittim ve iki ayrı tabağa birer çorba kaşığı çikolata koyup içlerine kürdanın ucuyla (birine biraz daha az olmak üzere) gıda boyası koyarak iki farklı renkte çikolata elde ettim. Düz bir zemine serdiğim asetatlı kağıt üzerine bu çikolataları noktalar halinde damlatarak buzdolabına sığmadığı için balkonda donmalarını bekledim. Donduklarından emin olunca kalan beyaz çikolatayı bu noktaların üzerine döküp spatula yardımıyla kenarlardan biraz taşacak şekilde yaydım. Biraz bekleyip bunun da donduğunu gördükten sonra pastanın etrafına sardım ve bir ucundan dikkatlice tutup çekerek pastadan sıyırdım. Bu aşamada çok dikkatli olmak gerekiyor. Aksi halde bandınızda kırılmalar olabilir.

Ben üstünü şeker hamurundan yaptığım güllerle süsledim. Sizler isterseniz başka şekillerde süsleyip pastanızı tamamlayabilirsiniz.

Tarifi tamamen vermediğim halde yazının bu kadar uzun olması gözünüzü korkutmasın. Biraz oyalayıcı bir pasta ama lezzeti buna değiyor.

Güzel bir hafta sonu dileklerimle...

19 Şubat 2009 Perşembe

GÜL'ÜN KEK'İ VE FRANSA LEZZETLERİ-SON


Fransa görüntülerine son noktayı koymadan önce önceki gün gelen misafirlerim için yaptığım keki paylaşmak istedim.
Bu kekle ekmek arası lezzeti , ilk kez geçtiğimiz yılbaşı sabahı bizi sabah kahvaltısına çağıran bir arkadaşımda yemiştim. Alman Lisesinin müdürü tarafından kendilerine hediye edilen bu keki çok beğenip, tarifini nasıl bulurum diye düşündüğümde de aklıma hemen sevgili Gül (Damak Tadı) gelmişti. Kendisine tarifi bilip bilmediğini sorduğumda da memnuniyetle bana bir maille yollamıştı. Ancak sevgili Gül'cüğüm bununla yetinmeyip o gün bu keki yapıp bloğunda yayınladığında da(içime de doğmuştu adeta) nasıl mutlu oldum anlatamam. Kendisiyle hiç tanışmamış olsak da yaptığı bu jesti hiç unutmayacağım.
Orijinal adı "weihnachtsstollen mit marzipan" olan bu kekin içinde adından da anlaşılacağı gibi marzipan bulunuyor.O zaman elimde marzipan olmadığından hemen denememiştim. İstedim ki herşeyiyle aynı olsun. Gelirken Fransadan getirdiğim marzipanı kullanarak evvelki gün denedim.
Gül, marzipan olmasa da olur diyordu ama ben yediğimle aynı lezzeti yakalayabilmek adına bu şekilde yaptım. O gün arkadaşımda yediğim kekin aynısı olmuştu. Ev halkı olarak çok beğenerek yedik.
Tarifini Gül'cüğüm çok detaylı bir şekilde anlattığı için merak edip yapmak isteyenleri Damak Tadı'na davet etmek istiyorum.
Gül'cüğüm, sana da ince düşüncen ve emeklerinden dolayı çok çok teşekkür ederim.











Artık isterseniz Paris gezimizi de bu iletiyle noktalayalım. Çünkü Paris ne anlatmakla biter ne de fotoğraflamakla. Saraylarıyla, müzeleriyle, meydan ve bahçeleriyle, Seine nehri üzerindeki köprüleriyle, kahve ve barlarıyla kısacası her köşesiyle kendinizi tarihin, sanatın, estetiğin, güzelliklerin içinde bulacağınız bir şehir.

Fransa aynı zamanda yemek ve pastacılık alanında da haklı olarak dünyaca ünlü bir yerdedir.
Değişik ve bol soslu et yemekleri, deniz ürünleri ve benim için en önemlisi pastalarıyla ayrı bir önem kazanmakta. Yukarıdaki et yemeği antrikot da onlardan biri. Yalnızca akşamları saat tam 19 da açılan insanların yemek yiyebilmek için kapının önünde sıraya girdikleri ünlü bir restoran olan, adı üstünde (geçen yıl İstanbul'da da bir şubesi açıldı)Entrecote.


Servisimizi yapan bayana sosunun içeriğini sorduğumda 7 yıldır sır olduğunu ve kendisinin bile bilmediğini söyledi. Yediğimiz antrikot kadar sonrasında sipariş ettiğimiz tatlılar da çok çok güzellerdi.

Burada ve diğer kafe ve pastanelerde yediğimiz tart ve browniler sıcak olarak servis ediliyor ve mutlaka krem anglez veya çikolata sosuyla sunuluyordu.



Sağ tarafta gördüğünüz ise aslen Belçika'ya ait yalnızca deniz ürünlerinin hazırlandığı bir lokanta olan Leon de Bruxelles.
Kardeşimin önerisi ve ısrarları ile gittiğimiz bu restoranda sipariş verdiğimiz Moules et Frites (patates tava ve soslu midye) döküm tencerelerde masaya geliyor ve ellerinizle yiyiyorsunuz.
Sosunun içinde taze soğan, kereviz ve birkaç baharatın daha bulunduğu bu yemeği çok sevdim.


Daha önceki gidişlerimde gördüğüm için bu kez gitmediğim Versay sarayına çocuklar gittiler.


Bahçeden ve aşağıda da aynalı salondan birer kare.












Paris'i adeta ortadan ikiye bölen Seine nehri üzerindeki köprülerden en ihtişamlısı ve süslüsü olan Pont Alexandre III köprüsü.
Köprünün gerilerinde görünen içinde Napolyon'un mezarının da bulunduğu Hotel des Invalides.



Yan tarafta ise büyük ve güzel bahçelerden biri olan Tuileries bahçesinin girişi görülmekte. O gün kardeşimle birlikte çok üşümemize ve yorgun olmamıza rağmen o parkı da görmeden gidersek gözümüz arkada kalırdı. Bahardaki yeşilliği, kalabalağı ve canlılığı göremesek de yine de çok güzldi.
Biraz dinlenmek için oturduğumuzda havuzdaki ördek ve martıların, attığımız yiyeceklere olan ilgileri, ekmekleri değil suya düşürmek elimizden alıp kaçmaları bizi çok ama çok eğlendirdi.











Bu gün 19 Şubat, yani canım kardeşimin doğum günü.
Bu iletimle burdan doğum gününü kutlarım güzel kardeşim. O gün o kadar eğlenmiş ve mutlu olmuştu ki bu fotoğrafın da bunu kanıtlıyor adeta. İyi ki doğdun, iyi ki kardeşimsin ve yanımdasın.




Bu gördüğünüz de Concorde meydanındaki bir sokak lambası. Sanırım sokak lambaları bile bu şehrin ne denli güzel ve görülesi bir şehir olduğunu anlatıyor.



Dondurma ile servis edilen armutlu tart.








Tatlı ve kahve tabağı









Maskorpon peyniri ile yapılmış tiramisu








Ve son Eyfel turu





Kuravasanların, brioşların, çeşit çeşit ekmeklerin yanı sıra; şarapların, peynirlerin de diyarı olan bu ülkeyi ziyaret etmek isterseniz şu aralar fiyatları çok uygun. Hayallerinizi ertelemeyin ve olanağınız varsa gidip görmenin yollarını arayın derim.

14 Şubat 2009 Cumartesi

PARİS GEZİSİ VE LEZZETLERİ-2

Uçaktan iner inmez evin küçük oğlu Serkan'cığımın bizi karşılamasıyla, tatilimize bu sımsıcak, canayakın ailenin nefis yemeklerle dolu sofrasına oturarak başladık. Çok da mütevazi olan arkadaşımın yemeklerini hele o güveci unutmamız mümkün değil. Bloğumun konusu her ne kadar mutfak ve mutfağa dair şeyler olsa da arkadaşlarımdan gelen yorumlar üzerine özellikle de Mübeccel'in doğduğu büyüdüğü şehirle hasretini de gidermek amacıyla konu dışına çıkıp zaman zaman Paris fotoğraflarına da yer verirsem umarım sizleri çok sıkmam. Üç kamera ile çekilen yüzlerce fotoğrafın içinden en uygun ve güzellerini seçmek bile ne kadar zormuş meğer. Nasıl kategorize edeceğimi düşünerek vakit kaybettiğimi görünce biraz Paris, biraz lezzetler olsun diyerek ortaya böyle karışık birşeyler çıktı. Umarım 3. bölümünü de vakit kaybetmeden yayınlayabilirim.


Bunlar ertesi gün gittiğimiz pazardan görüntüler. Alışageldiğimizin dışında şeyler olunca fotoğraflamadan duramadığım gibi aynen Türkiyede olduğu gibi orada da pazarcılarla sohbetim
devam etti.


Renklerine bayıldığım turpların üzerindeki Liçi denen bir meyve. Üstteki kabuk soyuluyor ve altındaki yumuşak kısmı yeniyor.
Alttaki papaya da güzelliğiyle yine objektiflerimize takılmadan edemeyenlerden.



O gün pazar ziyaretinden sonra ucuzlukları kaçırmamız gerektiğini söyleyen Pembe bizi bir alış veriş merkezine götürdü ve eve yorgun argın döndüğümüzde kardeşimin orda oturan arkadaşlarından Gülten'in "Champ-Elysees'deki yılbaşından kalan süslemelerin son günü hemen gelin" demesi üzerine aynı gün bir de orası ziyaret edildi. Süslemeler o gün kaldırılmış olsa da Champ -Elysee yine her zamanki gibi ışıl ışıl ve gençlerle doluydu.



Bulvarda gezerken daha önce beş yılını orada geçirmiş olan kardeşimi son zamanlarda hiç bu kadar mutlu görmemiştim.
Yüzünde sürekli açan gülücükler onun kadar bizleri de mutlu ediyordu.
Gezmekten yorulduğumuzda da yine en eski ve meşhur cafe-pastanelerinden olan GeorgeV'de çikolatalı süt ve kahve eşliğinde sohbete devam ederek bir yandan da tam karşımızda yer alan meşhur Louis Vuitton mağazasının güllerle süslü ışıklı vitrinini seyrediyorduk.











Ertesi gün, kardeşimin orada kaldığı yıllarda tanışıp dostluklarını, arkadaşlıklarını pekiştirdikleri sevgili Kovancı ailesi bizleri davet etmişlerdi.
Mehmet bey, sevgili eşi ve çocukları ile biz de daha önce gittiğimizde tanışmış ve onlarla da dost olmuştuk. Başta Mehmet bey olmak üzere tüm aile üyeleri çok yönlü (Müzik, spor, folklör, dans ilk aklıma gelen bunlar Mehmet bey unuttuklarım varsa kusura bakmayın lütfen)ve yetenekliler. O akşamki enfes yemekten sonra bizlere bir müzik de ziyafeti çektiler.Bu harika insanları tanımış olmaktan çok mutluyum.


Ertesi gün ve o hafta artık Pembeyi rahat bırakarak kendimizi sevgili oğlumun ve kardeşimin tercümanlığı ve rehberliğine bırakarak gezmeye başladık. Başladık diyorum ama Pembe'ciğim evden çıktıktan sonra bizi arabayla trene garına götürüyor RER denilen trene binmeden önce mutlaka hergün bir kahvede kahvelerimizi içirip bizi öyle gönderiyordu.


Daha ilk gün tesadüfen gezerken karşılaşmış olduğum pastacılıkla ilgili malzemeler satan yerleri görünce bu kez de benim ağzım kulaklarıma varıyor ama çocukların suratları asılıyordu. Ahh! annem buraları gördüyse biz Paris'i falan gezemeyiz diye söyleniyorlardı.

Hani, hem ziyaret hem ticaret derler ya benimki de aynen öyle oldu. Şöyle bir bakıp çıkacağım dediğim mağazadan 2 saatte çıkınca çocuklar ondan sonra beni oralara götürmez oldular. Neyse ki kardeşim sayesinde bir kez daha gidip alışveriş yapma imkanı da buldum.
Veeee, aşıkların, ressamların,müzisyenlerin vazgeçemediği mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri Mont Martre tepesi ve meşhur Soucre coure kilisesi.




Yine Mont Martre tepesinde bol miktarda yer alan pastane ve lokantaların yanı sıra krep satan küçük dükkanlardan biri.
Marsmallowları pek sevmesem de öylesine güzel ve sevimliydiler ki fotoğraflarını çekemeden geçemedim.




Tepeden, Paris manzarası.

Trocadero meydanı ve Eyfel.










Lüks mağazaların, parfümerilerin, alış veriş etmesek bile biz hanımların mutlak görmesi gereken yerlerden biri Printemps.

Üçüncü bölümde görüşmek üzere,sevgiler,

11 Şubat 2009 Çarşamba

FRANSA GEZİSİ VE LEZZETLERİ-1

Uzuuunca bir aradan sonra herkese merhaba,Yarı yıl tatili nedeniyle gittiğimiz Fransa'dan pazar günü döndük. Sizleri daha fazla merakta bırakmadan ve hindi rulosundan da sıkıldığınızı düşünerek yapılacak çok işim olmasına rağmen birkaç fotoğraf da olsa yayınlayayım istedim.
Aslında niyetim bizleri o çok güzel evlerinde, sürekli gülen yüzü ve harika yemekleri ile yediğimiz önümüzde yemediğimiz arkamızda tarzında ağırlayan canım arkadaşım Pembe, eşi İsmet Bey ile harika çocukları Şahin ve Serkanla geçirdiğimiz günleri anlatmaktı. Ancak çekilen yüzlerce fotoğrafın bir kısmını halen daha bilgisayara yükleyemediğimden makinemdeki bu fotoğrafların da sizleri memnun edeceğini düşündüm.


Başta Burçin olmak üzere arkadaşlarım beni yolcularlarken bu olağanüstü güzellikteki kurabiyelerin mekanını onlar için de ziyaret etmemi istemişlerdi. Bence de oraya kadar gidip bu dünyaca ünlü iki ustayı ziyaret etmemek çok ayıp olurdu.
Çikolatalı, kestaneli, truflu, kahveli, karamelli, güllü, meyveli, beyaz çikolatalı çeşitleriyle bu denli kusursuz güzellikteki kurabiyeleri seyretmek bile çok hoş.



Yukarıda gördüğünüz beş fotoğrafı daha önceleri Champs-Elysees bulvarında mağazası olan ancak yakınlarda taşınmış (bulabilmek için çok aradık) olan Pierre Herme'nin yine aynı bulvarda çok lüks bir alışveriş mağazasında butik satış yaptıkları mağazada çektim. Vaktimiz olmadığından ana mağazayı ziyaret etmem mümkün olamadı ama dünyaca hatta Fransa'da daha da ünlü olan yine makaronlarıyla anılan Ladure de Champs-Elysees bulvarında yer alınca
o zarif ve süslü bina da objektiflerimize takıldı.



Oğlumun geçen yıl gelirken burdan alıp getirdiği makaronların tadını biliyordum ama selamlarınızı ileteyim diye içeriye daldığımda gözlerime inanamadım. İlk şaşkınlığım geçtikten sonra bu makaronlar için oluşturulan kuyruğu görünce kemdime geldim. Niyetim, yanımda Fransızca bilen oğlum ve kardeşim sayesinde onlarla biraz olsun sohbet edebilmekti. İçeride değil sohbet edebilme imkanını bulmak, fotoğrafa bile izin verilmeyince ancak vitrinini görüntüleyebildim. Çok tuhaf insanlar şu Fransızlar. Sadece burada değil pek çok pastanede de aynı uygulama olduğundan çok da yadırgamadım.



Fazla söze gerek olmadığını düşünüyorum, ne dersiniz? Fotoğraflar her şeyi fazlasıyla anlatıyor değil mi?



Pembe'ciğim, daha şimdiden o gülen yüzünü ve arabaya biner binmez "kızlaaaaaar, kemerlerinizi takın uçuyoruz diyen sözlerini çok özledim. Herşey, herşey için sonsuz teşekkürler canım.
En kısa zamanda Fransa'nın diğer lezzetleriyle görüşmek üzere sevgilerimle,

19 Ocak 2009 Pazartesi

SEBZELİ HİNDİ RULOSU

Önümüzdeki hafta başlayacak yarı yıl tatili için Fransa'da oturan sevgili arkadaşım Pembe'nin daveti beni ve çocukları çok mutlu etti. Önceleri, gitmek konusunda epey kararsızdım. Sevgili oğlumun ısrarları ve türlü türlü vaatleri (en çok da "ben seni oranın en meşhur pastanelerine götüreceğim, anneciğim")sonucunda gitmeye karar verildi. Tabii, durum böyle olunca geçtiğimiz hafta benim için epey bir koşuşturmalı geçti. Konsolosluk, evraklar, vize ve alışveriş derken mutfakta el oyalayacak yemekler yapmam ve bloğumla ilgilenmem pek mümkün olmadı.
Fotoğrafını gördüğünüz yemek, arşivimde yayın sırası bekleyen sonbaharda yapmış olduğum, sebzesiyle, etiyle sağlıklı bir yemekti.
İnek, koyun ve hatta tavuk etine göre daha az kolesterol içeren hindi etini çocuklarım biraz kuru ve yavan bulup pek sevmeselerde sağladığı faydalardan dolayı ben tercih ediyorum. Onların da yemeleri için sunumlarda farklılık yaratarak önlerine koyduğumda çok fazla sesleri çıkmıyor.
Ben, o an evde bulunan parçalanmış hindi fileto dilimleriyle yaptığım için piştikten sonra birleşme yerlerinde yarıklar oluştu. Eğer böyle bir yemek yapmak istiyorsanız eti alırken bütün fileto almanız, sunumda bütünselliği sağlayacağı için daha da güzel olacaktır.
Malzemeler
1) 1 adet kemikleri alınmış hindi filetosu (1 kg. civarında)
2) Küp doğranmış sebzeler (Patates, havuç, kabak veya arzu ettiğiniz başka sebzeler de olabilir))
3) Yarım su bardağı haşlanmış bezelye
4) 100 gr. ekmek içi
5) 200-250 gr. tavuk kıyması veya hindi kıyması(yoksa bu etten keseceğiniz bir parçayı robotta çekerek de kıyma yapabilirsiniz)
6) 1 adet yumurta, biraz süt
7) Baharatlar (Çekilmiş karabiber, kekik, biberiye, tuz
8) Sızma zeytinyağı



Yapılışı
1) Öncelikle hindi filetosunu et dövücüyle inceltin ve büyük bir kaba alıp üzerine biraz zeytinyağ, tane karabiber, kekik, biberiye, isterseniz 1 çorba kaşığı soya sosu da ilave ederek bu sosun içinde 2-3 saat kadar marine edin.
2) Doğranmış olan sebzeleri sert olandan başlayarak bir tavada sırasıyla soteleyin ve soğumaya bırakın.
3) Diğer taraftan sütle ıslattığınız ekmeği, yumurta, maydonoz(ben koymadım), tuz, karabiber ve kıyma ile yoğurun.
4) Soğumuş olan sebzeleri bu karışıma ilave edip kaşıkla biraz karıştırıp elinizle uzun bir köfte şeklini verin.
5) Yağlı pişirme kağıdı üzerine marine edilmiş olan hindi filetosunu yayın ve hazırladığınız sebzeli köfteyi içine yerleştirip sararak rulo yapın. Mutfak ipiniz varsa bağlayabilirsiniz.
6) Ruloya zeytinyağı sürüp tepsiye yerleştirin. Önceden ısıtılmış 190 derece fırında üzeri kızarıncaya kadar pişirin
Yanında yeşil salata veya benim yaptığım gibi sotelenmiş kabak, közlenmiş patlıcan dilimleriyle servis yapabilirsiniz.

Sanırım bu tarif, tatile çıkmadan önceki son iletim olacak. Çünkü halen daha yapılacak çok iş var. Son alışverişler, hazırlanacak eşyalar ve bavullar.

Dönüşte görüşmek üzere, herkese sağlıklı, afiyetli güzel günler dilerim.

11 Ocak 2009 Pazar

Z.YAĞLI PIRASA VE YER ELMASI










Her iki sebze de çocukluğuma dair anılarım arasında yer almasa da şimdi en çok sevdiğim sebzelerin arasında. Çok küçük yaşlarda doğulu bir aileye gelin olan annem de onların yemek ve adetlerini uyguladığından olsa gerek bu tür sebzeleri pek bilmez ve pişirmezdi. Daha sonraları pişirdiği pırasayı da tadını bilmeden soğan kokuyor diye reddettiğim günleri hatırlıyorum. Herhalde o zaman damak zevklerimiz mi tam gelişmemiş veya gençlikten kaynaklanan herşeye itiraz hakkımızı mı kullanıyorduk bilemiyorum. Bunları yazmamın sebebi; dün kızım ilk kez bu pırasadan yiyip tadını da beğendiğini söyleyince "herşeyin bir zamanı varmış, bazen ısrarlarımız işe yaramadığı gibi ters sonuçlar da doğurabiliyor" düşüncesiyle gelişti.
Yer elmasının tadına henüz bakmadı ama inanıyorum ki bir gün onu da severek yiyecek. Benim de yer elması ile tanışıklığım pek eskilere gitmiyor. Evimize hiç girmemiş olan bu yemeği taa ki bir arkadaşımın evinde yiyip de çok beğenene kadar.
Her ikisi de çok faydalı olan bu sebzelerin en sık pişirilme şekli de zeytinyağlı olanlarıdır. Pırasayı kavurup üzerine de yumurta kırarak yemeyi çok sevsek , zaman zaman böreklerde kullansak ,dolmasını zahmetinden dolayı arada bir yapsak da zeytinyağlısının da yeri bir başkadır.
Kızım artık yemeye de başladı ya belki kendisi de ilerde yapmak ister diye düşünerek bu iki yemeğin tarifi olsun istedim günlüğümde.
Malzemeler
1) 1 kg. pırasa
2) 2 adet havuç
3) 1 veya 2 adet soğan
4) 2 çorba kaşığı sızma zeytinyağı
5) 1 tatlı kaşığı şeker
6) 1,5 çorba kaşığı pirinç
7) Yarım limon suyu
Tuz
Yapılışı
Hemen hemen pek çok yemeği çalışırken ki alışkanlığımdan ve pratikliğinden dolayı düdüklü tencerede pişirmeyi seviyorum. Zamandan, enerjiden ve en önemlisi de çok az su ile piştiğinden dolayı lezzetinin daha iyi olduğunu düşünerek düdüklü tencereye yağı ve yemeklik doğradığım soğanları ilave edip çok az kavuruyorum.(bazen hiç kavurmadan hepsini çiğ olarak yaptığım da oluyor)Sonra doğranmış havuçları ve yıkandıktan sonra kesilmiş pırasaları da ilave edip biraz daha çevirip üzerine pirinci, tuzunu, şekerini ve yarım limon suyunu ilave ediyorum. En son yarım su bardağı kadar da suyu ekleyip tencereyi kapatıyorum. Buharı çıkmaya başladıktan sonra orta ateşte 3 dakika pişiriyorum ve ocağı kapatıyorum. Tüm zeytinyağlılar gibi eğer vaktim varsa yemeği tencereden hemen boşaltmıyor, orada soğuttuktan sonra servis kabına boşaltıyorum.

Yer elmasını da yine aynı şekilde pişiriyorum İçine kullandığım malzemeler aynı olmakla beraber tek farkı daha çabuk pişmesi. O nedenle ocağı daha erken (iki dakika sonra) kapatıyorum ve yine tencerede soğuttuktan sonra servis kabına boşaltıyorum.
Ağız tadıyla, sağlıklı günler dilerim.
Afiyet olsun...










08 Ocak 2009 Perşembe

KESTANE GLAZE

Üst üste çok fazla tatlı tarifi oluyor diyerek bu iletimde başka bir tarif yer alacaktı aslında. Ama kış mevsiminin en güzel meyvelerinden olan kestane ile ilgili bir bilgiyi paylaşmak için özellikle de kestaneyi pastalarında çok kullanan sevgili Zinnur'a ve seven arkadaşlarıma da faydası olacaktır düşüncesiyle bu tarifi öne aldım.
Yılbaşı için yaptığım kütük pastaları kestaneli yapmak düşüncesiyle yola çıkıp, dolabımı açtığımda geçen yıldan dondurucumda bekleyen parça halindeki kestanelerin iki pastaya yetmeyeceğini görünce üzülmüştüm. Evde kestane var ama onları çizecek, pişirecek, soyacak vaktim yok, ne yapsam diye düşünürken aynı anda televizyonda da Derya Baykal'ın programında yemekler yapan Fransa'da yıllarca bu işin eğitimini almış ve çalışmış olan Cemal usta yılbaşı yemeği için kestaneli iç pilav hazırlığındaydı. Kestanenin nasıl kolay soyulacağı ile bilgileri verirken nasıl sevindiğimi anlatamam. Çünkü kestanenin dış kabukları zor da olsa ayrılabiliyor ama o iç kabuklardan kurtulmak pek öyle kolay değil, çok emek ve zaman isteyen bir iş olduğundan bu yıl henüz kestane şekeri bile yapamamıştım.
Zinnur'un kestane püresi elde etmek için çektiği zahmeti ve yaşadığı maceraları da düşünerek hemen bloğumda yayınlamak istememe rağmen o gün fotoğraflayamadığımdan bu iş bu güne kaldı.
Daha önceleri ya fırınlama ya da suda haşlayarak çıkardığım dış kabuklardan sonra iç kabukları
kestaneyi parçalamadan çıkarmak hele yukarıda soyulmuş halini gördüğünüz gibi yapmak için ben de çok zahmet çekiyordum. Ancak Cemal Usta'nın anlattığı yöntemde en büyük zorluk kestanelerin dış kabuklarını bıçağı hiç kaldırmadan çepeçevre çizmek. Ondan sonrası çok kolay.


Kestaneleri bu şekilde çizdikten sonra iyice kızdırılmış sıvıyağ'a atıyorsunuz. (Burda çok kaliteli yağ kullanmanız gerekmiyor, veya benim gibi yapıp işiniz bittikten sonra yağı atmayıp bir kavanozda saklayarak hep kestane ayıklama işinde kullanabilirsiniz.) İki dakika kadar yağın içinde kızartıyorsunuz. Kestanelerin dış kabukları çok kızarmıyor ama bu işlem içteki kabuklarda çok etkili olup onların dış kabuğa yapışmasını sağlıyor.Daha kızartma tavasında etli kısımlarından ayrıldıklarını gözlemleyebilirsiniz. Kızarttığınız kestaneleri delikli kepçe yardımıyla yağlarını süzdürerek soğuk su dolu bir kaba alıp yağları gitsin diye soğuk suyun altında yıkıyorsunuz. Sudan aldığınız kestaneleri hem iç hem de dış kabuklarından aynı anda kolayca soyarak çıkarıyorsunuz. Yarım kilo kestaneyi 15 dakika içinde hiç fire vermeden çıkarıyor olmak beni çok mutlu etti.Üstelik bu kestaneler çok taze değillerdi ve kestane şekeri yaparım düşüncesiyle almadığımdan boyları da küçüktüler.Öyle olmasına rağmen bu kadar zahmetsizce soyabildim.
Bundan sonra, kestaneleri nasıl kullanacağınız size kalmış. İster kestane şekeri yaparsınız, ister yemeklerinizde, pilavlarınızda kullanırsınız. Bu şekilde kabuklarından soyulan kestaneler tam pişmemiş oluyor. Püre yapmak istiyorsanız üzerine sıcak su ilave ederek kısık ateşte yavaş yavaş pişirip yumuşayınca blendırdan geçirebilirsiniz. Suyun miktarı öncelikle üzerlerine çıkacak kadar olmalı ;eğer tam yumuşamamışlarsa kontrollü olarak azar azar sıcak su ilave ederek pişirebilirsiniz.
Geçen yıl kestane şekeri tarifini verdiğimden bu kez hem de başka bir tarif olsun diye glaze olarak hazırlamak istedim.
Şöyle ki;
Ortalama 450 gr kadar kestane için küçük bir tencereye 200 gr. kadar şeker koyup kısık ateşte karamelize ettim. Karamelize şekerin üzerine 1,5 - 2 bardak kadar sıcak su ilave ederek şurubun kaynamasını bekledim. Kaynayan şurubun içine kestaneleri koyup kısık ateşte ağır ağır 1- 1,5 saat kadar pişirdim.Suyu tamamen azaldığında da ocağı kapattım. İsterseniz içine vanilya veya başka baharatlardan (karanfil, tarçın vb.) ilave ederek farklı lezzetler yakalayabilirsiniz. Ancak kestaneleri ön pişirmeden geçirmediğimden şurubun içine attığımda kestane şekeri yumuşaklığında değil de biraz daha sert bir yapıya sahip oldular. Eğer kestane şekeri yapmak isterseniz daha önce yaptıklarım gibi paketleyip, pişirip sonrasında da şurubunun içinde lezzetlenmesini tamamlarsanız en doğru yöntemi uygulamış olursunuz. Çünkü paketlemeden yapmaya kalktığınızda ne kadar kısık ateşte pişirseniz de dağılma riskleri var.
Başta da dediğim gibi bu iletimde kestane glazeden çok, kestane kabuklarından nasıl kolayca ayrılır onu paylaşmak istedim. Aslında başlığa da Buldum! Buldum! yazısını koymayı aklımdan geçirmedim desem yalan olur. Çünkü benim için mutfakta asrın buluşu gibi bir şey oldu bu. O nedenle sevgili Derya Baykal'a ve ustamız Cemal Bey'e buradan teşekkür etmek istiyorum.
Umarım sizler de çok yararlanırsınız.
Afiyet olsun...

05 Ocak 2009 Pazartesi

YALANCI PROFİTEROL

Yeni yılın ilk tarifinin tatlı birşeyler olmasını istedim. Her nekadar yapılan incelemeler sonucunda doktorumdan tatlı ve fazla kalorili yiyeceklerden uzak durmam uyarısını alsam da buna uymak konusunda epey zorlanacağım gibi gözüküyor. Yağlı, şerbetli tatlıları yemeyeli yıllar olsa da aradabir bu tür sütlü tatlıların çok da günahkar olmadığı düşüncesindeyim. Öyle değil mi Tijen'ciğim?

Bir önceki iletimdeki pastaları düşünerek sizleri kandırdığımı düşünmeyin sakın. Hiç biri bizim ev halkı tarafından yenmedi. Yılbaşı akşamı için gidecekleri yerlere gittiler. Onlardan biri karamel kremalı ve kestaneli, bir diğeri çikolatalı kestaneli, üçüncüsü de tiramisu pastasıydı.

Bu tarif ise yine yıllar öncesinden. Lezzet ve kremasının dokusuyla yiyenlerin ve benim çok beğendiğim hatta orijinalinden daha güzel bulduğum bir reçete. Hatta pastalarda krema olarak da kullanılabilir. Önceleri çok sık yaptığım bu tatlıyı kuş giribi olayından sonra yapmaz olmuştum. Çünkü içindeki yumurtalar muhallebi ılınınca ilave ediliyordu. Bu kez muhallebinin ılınmasını beklemeden, sıcakken ekleyerek yumurtaların zararlı etkisinin ortadan kalkacağını düşündüm.(Sanırım Zinnur'un bir yazısında okumuştum; ilave ettiğimiz yiyeceğin ısısı 70 derecenin altında değilse yumurtaları bu şekilde rahatlıkla tüketebileceğimizi )

Malzemeler:
1) 200 gr kedi dili bisküvisi
2) 1/2 paket krem şantiy + çırpmak için 1 çay bardağı süt
3) 1 su bardağından bir kaşık eksik un
4) 1 çorba kaşığı buğday nişastası (un ve nişasta ikilisi toplam bir su bardağı edecek şekilde)
5) 1 su bardağı şeker
6) 1 su bardağı koyu renk kakao
7) 1 tam yumurta
8) 2 adet yumurta sarısı
9) 1 paket vanilya
10) 100 gr sana yağı (Orijinal tarif böyleydi ama ben 50 gr. tereyağ kullandım, isteğe bağlı)
11) 1 lt. süt



Yapılışı

Şeker, un, kakao, nişasta kuru olarak karıştırılır. Süt ısıtılır ve yavaş yavaş karıştırılarak bu karışım içine ilave edilir. Muhallebi kıvamına gelinceye dek karıştırılarak pişirilir.Kaynamaya başlayıp koyulaşınca içine yağ ve vanilya ilave edilip ocak söndürülür.

Ayrı bir kapta 1 tam yumurta ve 2 yumurta sarısı mikserle çok kuvvetlice çırpılır. Muhallebinin soğumasına fırsat vermeden çırpılmış olan yumurtalar azar azar yedirilerek ilave edilir. İsterseniz benim yaptığım gibi kaselere önce biraz muhallebi konur, üzerine ikiye bölünmüş bir adet kedi dili ve sonrasında yine muhallebi dökülüp soğuyunca da krem şantiy ile süslenir. Bu şekildeki kaplarda 8-9 porsiyon oluyor.

İsterseniz büyükce bir servis kabına bir kat muhallebi üstüne kedi dili, sonrasında da yine muhallebi dökülerek de servis yapılabilir.

Ağız tadınızın eksik olmadığı güzel günlere...

31 Aralık 2008 Çarşamba

MUTLU YILLAR


HERKESİN YENİ YILINI KUTLUYOR, 2009'UN TÜM SEVDİKLERİNİZLE SAĞLIK, MUTLULUK VE HUZUR İÇİNDE GEÇİRECEĞİNİZ BİR YIL OLMASINI DİLİYORUM.


Gördüğünüz pasta çeşitlerini yeni yıla farklı yerlerde girecek olan çocuklarım ve dostlarım için yaptım.


Umarım sizler ve yiyenler beğenirsiniz.



Bol paylaşımlı ve lezzetli nice senelere
Sevgilerimle,








24 Aralık 2008 Çarşamba

BİZİM PASTANEDEN DENEMELER

Uzun süren suskunluğumun nedenini tembelliğim olarak görmemenizi dilerim. Bütün doktor kontrollerimin rastlantı eseri bayram sonrasına denk gelmesi, istenen incelemeler ve bütün bunların da Nişantaşı, Osmanbey civarlarında olması (oraların trafiği malum) benim epey koşturmama neden oldu. Bir de ne zaman birşeyler yapmak için bilgisayarın başına otursam çocukların ödevleri, projeleri nedeniyle hep ertelemek zorunda kaldım. Neyse sözü uzatmadan neler yaptığımdan bahsedeyim.



Öncelikle sevgili Münevverciğimin (Nane Limon) pazartesi günkü ziyareti beni çok mutlu etti.Önceleri yaptığı herşeyi büyük bir beğeni ile bloğunda izleyerek sanal olarak sürdürdüğümüz dostluğumuzu, telefon, mail derken artık ziyaretlerimizle ilerletmiş olmanın sevincini yaşıyorum. Öyle ki; görüştüğümüz süre içinde zamanın nasıl geçtiğini anlamadığımız gibi, konuşacağımız pek çok şeyden söz dahi edemediğimizi onu yolculadıktan sonra ferkettim.
Yukarıda gördüğünüz keki onun için, onun da çok beğeniyle izlediğini bildiğim, yaptığı ve tarifini verdiği herşeye benim de büyük bir hayranlık duyarak, uygulamaya çalıştığım pasta üstadımız sevgili Zinnur'un (Bizim pastane)tarifini bire bir uygulayarak yaptım.
Görüntü ve estetik olarak Zinnurun yaptığıyla pek alakası olmasa da ( en kısa zamanda yarım daire şeklinde bir kalıp almalıyım)lezzetini Münevverin ve evdekilerin de çok beğenmesi ile bundan sonra sıkça yapılacaklar arasında yerini aldılar. Benim de tadını çok beğendiğim bu bol bademli kek ıslak dokusuyla badem ezmesi tadında ve güzelliğindeydi.
Amerikalıların finansci dediği bizde mekik diye adlandırılan bu minik kurabiyeler de yine Zinnur'un tarifiyle (bloğunda meyveli mekik adı altında bulabilirsiniz) yaptığım yine bol bademli enfes kurabiyeler. Daha önce de birkaç kez taze meyvelerle yapmış olduğum mekikleri bu kez dondurulmuş meyvelerle yaptığımdan olsa gerek daha fazla sulandığından görüntü olarak pek memnun kalmasam da tadları yine çok güzeldi. Meyvelerin buzlarını çözdürüp sularını süzdürerek kurabiyelerin üzerlerine koymuş olsaydım belki görüntü daha iyi olabilirdi ama dolaptan çıkarmayı unuttuğumdan böyle oldu diye düşünüyorum. Bir dahaki sefere öyle yapacağım. Teşekküler Zinnur.



Ekmeklerine olan hayranlığımı bilen Münevverciğimin getirdiği altta gördüğünüz mini ekmekler ise geldiklerinde tazecik ve mis gibiydiler. İçine koyduğun patatesle daha da hoş bir aroma kazanmış olan bu ekmekler için çok teşekkürler Münevver.




Yine Zinnur spesiyalitesi olan bu bademli mini bisküviler de ev halkı ve benim çok büyük beğenimi kazandı. Yayınladığı günden beri aklımda olan ve bugünkü apartman toplantımız için yaptığım bisküvilerdeki tereyağ kokusu bana da Fransa'da yediğim enfes kurabiyeleri anımsattı. Farklı olarak, esmer şeker yerine beyaz şeker ve 1 çorba kaşığı pekmez kullanarak hazırladım. Tepsiye dizdiğimde çok düzgün olan kurabiyeler pişerken biraz şekil değişikliğine uğradılar ve Zinnurun kurabiyelerinde olduğu gibi oldular.
Umarım iki gün içinde yapıp yediğimiz bu bol bademli kurabiye ve kekler bize göbek, gıdı ve kilo olarak dönmezler Zinnurcuğum. Ben her ne kadar ölçülü yemeye çalışsam da ev halkını frenlemem oldukça zor olacak.


Aşağıda; suçluluk duygumuzu biraz olsun hafifletecek, zeytinyağı ile yaptığım bu anasonlu gevrekler ise benim daha önce tarifini verdiğim bir lezzet. O nedenle bu iletimde hiç bir tarif veremiyorum.

Sadece beni merak eden arkadaşlarıma bir ses olsun diyerek yazdığım bu gönderideki tarifler için Zinnur'un bloğunu ziyaret etmenizi rica ederim. Çünkü o güzel üslubu ve en ince ayrıntısına kadar detaylı bir şekilde anlattığı tariflerin en güzel oradan elde edilebileceğini biliyorum.
Herkese bal şeker olsun, kilo olmasın.

13 Aralık 2008 Cumartesi

BAYRAM TATLILARI

Çocukluğumdaki bayram günlerinin tadını bulamasam da bir bayramı daha geride bıraktık. Çocukken rahmetli anneanneciğimin açtığı baklavalar, kavurmalar, su börekleriyle donatılmış, güle oynaya kurulan muhteşem sofralar ve kalabalıklarla yenen yemeklerin lezzetini unutmam ne mümkün. Geçmişe duyulan özlem mi yoksa herşeyin daha doğal yetiştirilmesinden midir nedir bilmiyorum ama artık yediğimiz hiç bir şeyde o lezzeti yakalayamıyor olmak bayramlarımıza da yansıyor diye düşünüyorum.

Neyse ki; Mersin'den gelen kardeşim, eşi , biricik yeğenim , annem ve küçük kardeşim Zuhalle bayram boyunca hep birlikte olmak bana biraz olsun o eski günleri hatırlattı. Yine masalar hazırlandı, yendi, içildi, gezildi.
İşte bu tatlılar da bayram için daha hafif olsun düşüncesiyle yola çıkarak pişirdiğim meyveli çeşitlerdi.

Ayva tatlısı tarifini daha önce yayınladığım için tarif vermeyeceğim. İsterseniz tarifi buradan okuyabilirsiniz.

Yukarıdaki incir uyutması tatlısı ise yine çok hafif, şeker miktarının çok az olduğu, hatta diyet yapanların bile rahatlıkla yiyebilecekleri, üzerine dövülmüş ceviz serperek de yiyebileceğiniz özellikle incir sevenleri memnun edecek bir tatlı. Bunun tarifini de burada bulabilirsiniz.


Kabak tatlısı ise yine bizim evde çok sevilen bir tatlı türüdür. Güzel bir tatlı yapmak için iyi cins bir kabak almanın şart olduğunu düşünüyorum. İyi cins kabak koyu turuncu ve oldukça sert bir dokuya sahip olmalı, pişerken fazla su bırakmamalıdır. Öyle ki ; tırnağınızı batırmaya çalıştığınızda eğer batmıyorsa o kabağın lezzetli olacağını söyler eskiler.
Benim aldığım kabak da çok güzel çıktı. Bir parçasıyla da çorba yaparım düşüncesiyle aldığım kabağın durumuna bakıp bu düşüncemden hemen vazgeçip hepsini tatlı olarak pişirdim.
Aşırı tatlı yiyeceklerden kaçındığım gibi kabak tatlısında da hep biraz daha az şekeri tercih ediyorum. Eğer aşağıda vereceğim ölçüler size az gelirse şeker miktarını artırabilirsiniz.
Malzemeler
1) 3 kg. kabak (çekirdekleri temizlenmiş, soyulmuş, doğranmış net miktarda)
2) 900-1000 gr. şeker
Yapılışı
Kabaklar temizlenip doğrandıktan sonra yıkanır ve sularının süzülmesi için süzgeçte bekletilir.
İyice süzüldükten sonra çok büyük bir veya küçükse iki tencereye paylaştırılır. Sert kısımları alta gelecek şekilde tencereye dizilen kabakların üzerine şekeri de serpilerek dökülür ve sulanması için 1-2 saat kadar bekletilir. Önce bir süre kısık ateşte (şekeri eriyene kadar) sonra da orta ateşte tencerenin kapağı hafif aralık (kapatırsanız taşabilir) olarak pişmeye bırakılır. Piştikten sonra halen daha tencerenin dibindeki şerbet çok sulu ise kapağı ve ocağı açıp fazla suyu çektirebilirsiniz. Ama bunları yaparken ocağın başından ayrılmamanızı öneririm, çünkü çok çabuk taşabilir ve ocağınızın kirlenmesine sebep olur. İsterseniz yarı pişmiş ve sulu halde iken fırın kabınıza alıp, eğer bal da seviyorsanız bir iki kaşık bal ilavesi ile fırında da pişirebilirsiniz.
Benim gibi bir kereye mahsus diyerek, soğuduktan sonra üstüne dökeceğiniz bir kaşık tahinden sonra ceviz serpip yiyebilirsiniz.
Ağız tadınızın bol olacağı güzel bir hafta diliyorum.

08 Aralık 2008 Pazartesi

BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN

BAYRAMINIZI KUTLAR, SEVDİKLERİNİZLE BİRLİKTE GEÇİRECEĞİNİZ SAĞLIKLI, MUTLU, HUZURLU NİCE BAYRAMLAR DİLERİM.


İstedim ki; ziyarete gelecek olan misafirlerim için hazırlamış olduğum bayram çikolataları ve artık bizim evin klasiklerinden olan makaronlar sizlerin de ağzınızı şenlendirsin.



SEVGİLERİMLE,

28 Kasım 2008 Cuma

KAMPÜSTEKİ DOĞUM GÜNÜ PARTİSİ

Geçtiğimiz salı günü canım kızım Duygu'nun doğum günüydü. Bloğumla ilgili işlerde en büyük yardımcım, destekcim olan Duygu'cuğumu, bloğumu takip eden arkadaşlarımın tanıdığını düşünüyorum. Öyle ki; zaman zaman bloğumu ele geçirerek yazdığı yazılarla benimle birlikte hepinizin gönlünü de feth etmiş olan kızım bu sene fakülte son sınıfta. İnşallah seneye ülkesine, genç arkadaşlarına yararlı, idealist bir ingilizce öğretmeni olarak hizmet edecek.



Son günlerde yoğun ders programı, vize sınavları, staj ve bir de görev aldığı sosyal projelerinden zaman kalmadığı için doğum gününü aile içinde küçük bir pasta ile kutlamaya karar vermiştik.
Ancak salı günü okulunda üyesi olduğu klübün (Yeditepe Üniv. doğal afet kurtarma klübü-YÜDAK) toplantısının da geç vakitlere kadar süreceğini, öyle ki; pastasını bile kesmeye geleme
yeceğini öğrendim.
Aldığı sorumlulukları yerine getirmesi, çalışkanlığı, disiplini hoşuma gidiyor ancak kendisine hiç zaman ayıramaması böylesine özel bir günde bizlerle olamayacak olması da beni üzüyordu. Durum bu olunca ben de o bize gelemiyorsa biz onun yanına gideriz ve hem de arkadaşları ile birlikte kutlarız diye düşündüm. Tabi bu organizasyondan onu hiç haberdar etmedim, tamamen sürpriz olsun istedim.


Organizasyonu tamamladıktan sonra bu büyüklükte bir pastayı o görmeden yapmak ve evde saklamak en büyük güçlüktü. 35-40 kişilik olarak tasarladığım pastayı bol çikolatalı ve fındık krokanlı olarak pişirip hazırladım. İş kaplamasına ve modellemesine geldiğinde artık bunu hem gizlemeden yapamayacağımı hem de modelleme konusundaki beceriksizliğimi de göz önünde bulundurarak sevgili İlker'ciğimden (Bake-shop)yardım istedim. Onun can-ı yürekten kabul etmesi beni çok mutlu etti. Partinin okulda hem de YÜDAK toplantısında kutlanacak olması pastanın süslemesinin de nasıl olacağının ipuçlarını vermişti bana.
Zaman zaman düzenledikleri kamp ve tatbikat çalışmalarının pastaya da yansımasının uygun olacağını düşünerek böyle bir modelleme yapmaya karar verdik.

Sevgili İlker'ciğimin ve sonradan aramıza katılan Nesrin'ciğimin de çok emek vererek hazırladıkları pastayı kaptığımız gibi okulun yolunu tuttuk.
Annesinin sürprizlerine alışık olmasına rağmen böylesini hiç tahmin edemeyen Duygu'cuğumun gözlerindeki mutluluk ve heyecan beni de çok duygulandırdı.
Arkadaşlarının alkışları arasında pastasını kestikten sonra bile şaşkınlığını dile getiren canım kızım, doğum günün kutlu olsun. Hayat sana hep böyle güzel sürprizler sunsun.

Sevgili İlker'ciğim, desteğin, yardımseverliğin ve emeklerin için ben ve Duygu sana çok çok teşekkür ederiz.
Bir kez daha iyi ki böyle bir blog açmışım da sizler gibi dostlarım olmuş diyorum. Sağolun.
Sevgilerimle...

20 Kasım 2008 Perşembe

NOSTALJİ PASTASI


Nostalji'de neresinde bu pastanın, bildiğimiz muzlu pasta dediğinizi duyar gibi oluyorum. Nasıl nostalji olduğunu anlamanız için biraz tarihçesinden bahsetmem lazım galiba. Şu an pastalara ve pastacılığa merak saran genç arkadaşlarımın yaşından bile daha eski bir reçete.

Yıl 1981. Yeni evliyim, bir iki kurabiye ve kek tarifi dışında misafirlerimi ağırlarken sunacağım değişik bir şeyleri pek de bilmiyorum o yıllarda. Ne şimdiki gibi çeşitli yemek kitabım var, ne mikserim ne de boy boy kek, pasta kalıbım. Sadece elle çevrilerek çalıştırılan bir ayran çırpıcısı ve azimle pasta yapma hevesinde olan ben. Bir de çok başarılı olan ve halen temel olarak kullandığım o zamanlar düdüklü tencerede pişirdiğim benim için klasikleşen pandispanya tarifim.
Bu konu ve pastaya dönüş fikri ise geçenlerde mutfakta fazla olan eşyaları atıp biraz olsun dolaplarımı rahatlatma operasyonu sırasında oldu. Çelik düdüklü tencerelerimi aldıktan sonra belki bir gün lazım olur diyerek atmaya kıyamadığım yıllardır kuytularda bekleyen alüminyumdan yapılmış bu ilk düdüklümü elime alınca o eski günlere ve mutfak maceralarıma gittim. Onunla yaptığım pandispanyanın güzelliğini hatırlayınca (çünkü bu pandispanya şimdiki çelik tencerelerde değil o eskilerin alüminyum düdüklülerinde başarılı oluyor) yine atmaya kıyamadım. Sadece kıyamamakla kalmayıp denemek adına o ilk tarifimle uyguladığım bu pandispanyayı ve tabi arkasından da o ilk reçetem olan pastamı üzerinde hiç bir değişiklik yapmadan uygulamaya karar verdim .Sonucu da başarılı bulunca sizlerle de paylaşmak istedim.

Tarife geçmeden önce şeker hamurlu pastaların dışında kremalı pastalarda yıllardır uyguladığım bu pandispanyanın özelliğinden söz etmek istiyorum. Özellikle düdüklü tencerede piştiğinde çok daha süngerimsi bir dokuya sahip, göz göz, yumuşacık ve her tarafı aynı düzeyde kabaran bir sünger kek. Eğer sizlerin de benim gibi atmaya kıyamadığınız veya yakınlarınızın elinde kalmış olan bu tür bir düdüklü tencere varsa bir kez olsun denemenizi öneririm.

İlk olarak yumurta ölçüsü kadar şeker ve onun biraz fazlası kadar un ölçüsüyle hazırlanan bu pandispanyadaki ölçüleri siz istediğiniz veya kalıbınızın ölçüsüne göre azaltıp çoğaltabilirsiniz. Ben bu pastadaki pandispanyayı (yıllardır düdüklüde pişirmediğim için) denemek adına 3 yumurta ölçüsünü baz alarak pişirdim ve sonuç gördüğünüz gibi oldu. Her tarafının çok iyi pişmesine rağmen üst tarafından ısı almadığı için üstü pişiyor ancak kızarmıyor. Üstünün kızarmamasının da tercih edilen bir durum olduğunu düşünüyorum.


Eğer halen sabrınız tükenmediyse okumaya devam ediyorsanız,

İşte tarif;





Pandispanya malzemeleri

1) Pişireceğiniz kabın büyüklüğü ile orantılı miktarda yumurta
2) Yumurta ölçüsü kadar şeker
3) Şeker ölçüsünden biraz fazla un(kakaolu yapmak isterseniz bu fazlalığı kakao olarak ekleyiniz)
4) 1 çay kaşığı kabartma tozu
5) 1 paket vanilya veya limon kabuğu rendesi

Pastacı Kreması malzemeleri (Orijinal tarif)

1) 500 ml. süt
2) 1 su bardağı su
3) 2 tepeleme çorba kaşığı un (50 gr)
4) 1 tepeleme çorba kaşığı buğday nişastası (25 gr)
5) 1 veya 2 yumurta sarısı
6) 1/2 limon kabuğu rendesi
7) 1 paket vanilya
8) kibrit kutusu büyüklüğünde tereyağ
9) 1 poşet krem şantiy (pastanın üzerini kaplamak için) + 1 bardak soğuk süt

Yapılışı

Yumurta ve şeker mikserle koyu yoğurt kıvamına gelene kadar mikserle çırpılır (o yıllarda o ayran çırpıcısıyla kolumda derman kalmazdı) elenmiş un, kabartma tozu ve limon kabuğu karışımı ilave edilip tahta bir kaşık veya spatula ile köpükleri indirilmeden yumurtalara yedirilir.

Hamur, altı yağlı kağıtla kaplanmış olan düdüklü tencereye veya kelepçeli kalıba dökülür. Eğer düdüklüde pişiriyorsanız bütün incelik burada. Kapağı kapatıldıktan sonra çok kısık sönmeye yakın ateşte tam 45 dakika ocakta düdüğü takılmadan pişirilecek. En büyük sürpriz de burada. Kapalı olarak piştiğinden, içini görmediğinizden insan biraz heyecanlanıyor ama sonucun beni hiç üzmediğini söyleyebilirim.( Eğer fırında pişirecekseniz önceden 175 derecede ısıtılmış fırında 20-25 dakikada pişiyor.) 45 dakikanın sonunda ocağı kapatın ve tencerenizin kapağını açın.Biraz bekleyin ve keskin bir bıçakla kenarları tencereden kurtarın. Düdüklüyü tezgahınıza ters çevirerek pandispanyanızı çıkarın(kaplanan kağıttan dolayı kolayca çıkacaktır) Soğuduktan sonra katlara kesip ayırın.

Pastacı kremasının yağ ve vanilya hariç bütün malzemelerini bir kaba koyup karıştırarak muhallebi kıvamına gelene dek pişirin. Göz göz olan muhallebinin içine yağ ve vanilyayı da ekleyip (ben yağ ilave etmedim)ocağı kapatın ve mikserle bir dakika kadar çırpın.Kremanızın soğumasını çok beklemeden sütle hafifce nemlendirmiş olduğunuz pandispanyanızın üzerine sürüp istediğiniz meyveleri de koyup katları tamamlayın. En son çırpılmış olan krem şantiy ile pastanızı kaplayıp servise hazır hale getirin.

Biraz uzunca bir yazı oldu ama ilk kez deneyecek arkadaşlar için bu püf noktalarının çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Böyle sık sık eskileri düşünmeme sebep olan pastam umarım benim yaşlarımdaki arkadaşlarımı da o günlerine bir yolculuğa çıkarmıştır.

Ağız tadınızın eksik olmadığı güzel günlere...

Afiyet olsun.

18 Kasım 2008 Salı

KEREVİZLİ MERCİMEKÇORBASI

Etkinlik yemeğine geçmeden önce beni bilgisayardan uzak tutan kolumdaki ağrımdan dolayı geçmiş olsun dileklerini ileten ve moral veren tüm arkadaşlarıma çok teşekkür ederim. İlginiz ve güzel dilekleriniz beni çok mutlu etti, sağolun. Şimdi daha iyiyim ama yine bilgisayarla haşır neşir olunca ağrır gibi oluyor yine.

Uzun zamandır hiçbir etkinliğe katılamadığımı farkedince Mimar'ın Mutfağı sevgili Kübra'nın düzenlemiş olduğu YE#39 Çocuk yemekleri etkinliğine bu mercimek çorbası uygun olur diye düşündüm. Kübra'ya böyle güzel bir konu seçtiği için teşekkür eder, kolaylıklar dilerim.

Çorbalar, bizim mutfağımızda önemli bir yer edinmiş olmasının ötesinde çocukluğumuzda da anne sütünden hemen sonra başladığımız ilk yiyeceklerin arasında yer almaktadır. Ben de her anne gibi çocuklarımı beslerken onların yiyeceklerinde her türlü vitamin ve minerali almalarını sağlayacak birkaç değişiklik yapardım. Onlar artık çocukluktan çıkıp kocaman adam ve genç kız olsalar da durum hala değişmedi desem yeridir. Sevmedikleri hatta hiç yemedikleri sebzeleri kamufle ederek onlara yedirmeye çalışıyorum. İşte bu kerevizli mercimek çorbası da bu düşünceyle yola çıkılarak hazırlanan ama artık içinde kereviz olmayınca tadında eksiklik hissedilen bir çorba oldu bizim evde. Eğer sizlerin de benimkiler gibi yemek seçen, yemeyen çocuklarınız varsa hiç değilse bu tür katkıları denemenizi öneririm. Kereviz kokusunun belli belirsiz olduğu bu çorbayı umarım çocuklarınız da seveceklerdir.



Tarifi yazıp yazmamakta bir hayli tereddüt ettim. Çünkü hepinizin bildiği bir çorba bu. Sadece küçük boy bir kereviz ve havuç rendeleyip koyuyorum içine.
Ancak geçenlerde kızım, anne, günlüğünde benim ilerde faydalanabileceğim, senin basit diye nitelendirerek yazmadığın pek çok yemeğin yapımını bilmiyorum deyince yazmaya karar verdim.
Malzemeler
1) 1,5-2 su bardağı kırmızı mercimek
2) 1-2 çorba kaşığı pirinç
3) 2 adet soğan (ayrıca evinizde varsa 5-10 adet arpacık soğanı da bütün olarak ilave edilebilir)
4) 2-3 çorba kaşığı zeytinyağ
5) 1 adet küçük veya orta boy kereviz (tercih sizin)
6) 1 adet orta boy havuç
7) Tuz, karabiber ve 1/2 çay kaşığı kimyon
8) 1,5 - 2 litre su (Varsa 1 bardak et suyu ilavesiyle daha güzel olur)
9) 1 çorba kaşığı domates biber salçası karışımı(mevsimiyse 3 adet domates)
Yapılışı
Bu çorbayı genellikle düdüklü tencerede pişiriyorum.Doğranmış olan soğanları iki kaşık yağda soteleyip salça veya doğranmış domatesleri ilave edip biraz da öyle soteliyorum. Sonra rendelenmiş havuç ve kerevizleri de ilave edip üzerine suyunu koyup kaynamaya bırakıyorum. (Suyun kaynamasını beklemeden mercimekleri ilave ederseniz pişerken çorbanız tencerenin dibine yapışır)
Su kaynamaya başlayınca çok iyi yıkanmış olan mercimek, pirinç , tuz, kimyon'u da ekleyerek (kimyon çorbanın gaz yapmasını önler) bir iki karıştırıp tencereyi kapatıp buharı çıkmaya başladıktan sonra 5 dakika harlı ateşte pişiriyoum. Hepsi bu kadar. Evde kimimiz böyle taneli halini kimimiz de süzme çorba sevdiğinden yarısını bir tencereye alıp el blendırı ile ezip servis yapıyorum.
Arzu ederseniz üzerine 2 kaşık tereyağında salçayı eritip tabaklarınızdaki çorbanın üzerine dökerek süsleyebilirsiniz.
Not; Çorbanız çok koyu geliyorsa kaynar su ilavesi ile kıvamını ayarlayabilirsiniz.
Afiyet olsun...

06 Kasım 2008 Perşembe

KÜÇÜK BİR MOLA VE BİR DUYURU



Daha önceki iletilerimden birinde bir bilgisayar kursuna yazıldığımı söylemiştim. Yaklaşık bir aydır haftada iki gün olarak devam ettiğimiz kursta temel bilgisayar dersleri alıyor ve bu öğrendiklerimin ışığında artık kimseye ihtiyaç duymadan günlüğümün bütün işerini yapabileceğimi düşünüyordum.
Ancak 15 gündür sağ kolumdaki şiddetli ağrının zaman zaman nükseden omurgamdaki kronik problemden kaynaklandığını ve her zamanki gibi kas gevşetici ilaçlarla geçeceğini umut ediyordum. Fakat bir süre sonra bilgisayarda çalışırken(özellikle de kurstaki mouse ile yoğun çalışmalarımız) bu ağrının şiddetlendiği; öyle ki artık, mouse'u bile tutamayacak boyutlara geldiğini farkedince problemin nerden kaynaklandığı belirlenmiş oldu. Suçlu bulunmuştu.
Önceleri geçer diye pek üstünde durmadığım ama bana çok acı veren bu durum karşısında bir süre bilgisayardan uzak kalmam gerektiği söylendi. Özellikle de mouse'dan.
Evdekiler bana küçük bir tatilin iyi geleceğini söyleyince ben de Ankara'ya akrabalarımı ziyarete gitmeye karar verdim. Umarım döndüğümde ağrılarım tamamen bitmiş olur da kaldığım yerden devam edebilirim.
Bir de duyurum var.
Geçtiğimiz cumartesi günü hoş bir tesadüf sonucu pastacılığa yeni merak saran, yeğeninin doğum günü pastasını kendi yapmak isteyen çok cici bir genç hanım ve annesiyle tanıştım. Genç arkadaşım pasta yapımına ilgi duyduğunu, bazı blogları gezdiğini ama çok yeni olduğunu söyleyince ben de onları o an çok yakınımızda olan sevgili İlker'in(bakeshop) mağazasına götürdüm Heyecanı, mutluluğu gözlerindeki ışıltıdan belli olan sevgili Hande her bir ürünü inceleyip onunla ilgili soruları sordukca İlkerciğimle ben aramıza yeni bir blogcunun katılacağından habersizdik.
Bugün posta kutuma düşen bir maille Hande yaptığı kurabiyelerin fotoğrafının yanı sıra bloğunun da adresini veriyordu. Onun adına çok mutlu oldum ve şimdi ilk kutlamayı yapmak üzerine bloğuna gidiyorum. Sizler de onu kutlamak isterseniz, destek olursanız çok mutlu olacaktır. (handecelezzetler.blogspot.com)
Tebrik ederim Hande'ciğim, bloğun hayırlı uğurlu ve bol paylaşımlı olsun.
Yukarıda gördüğünüz makaronlar ise yapmaktan hiç usanmadığım, zevk aldığım hatta ve hatta tutku haline getirdiğim lezzetiyle, görüntüsüyle yiyenlerin çok beğendiği enfes kurabiyeler. Sevgili Zinnur'a bizleri bu kurabiyeler ile tanıştırdığı için bir kez daha teşekkür ederim.
Fotoğrafta bir kısmını gördüğünüz kutu kutu paketlediğim makaronlar Ankara'ya götürülmek üzere bekliyorlar.
Bir hafta sonra görüşmek üzere bol paylaşımlı güzel günler diliyorum.

03 Kasım 2008 Pazartesi

DULCE DE LECHE PUDİNGİ









Arşivimde yayın sırası bekleyen pek çok tarif olmasına rağmen haftaya tatlı ile başlamak istedim . Aslında bunu yayınlama konusunda da bir hayli tereddüt yaşadım. Çünkü Türkiye'de bulunmayan bir malzeme ile yaptıklarım konusunda hep böyle oluyor. Ama yurt dışında yaşayan arkadaşlar veya Türkiyede de bu sütün artık yavaş yavaş bulunabiliyor olmasıyla yapmak isteyen diğer arkadaşlarıma da fikir verir diye düşündüm.

Tarif herhangi bir yerden alınmamış olup, tamamen buzdolabının bir köşesinde yarısı kullanılmış bir halde unutulan bu karamelleştirilmiş ve hatta beklemekten üst yüzeyinde yer yer şekerlenmelerin görüldüğü sütün değerlendirilmesi amacıyla ortaya çıktı.


Kafamda mutfakta yeni bir şeyler üretmek, yeni lezzetler yakalamak ve hiçbir ürünü atmamak gibi düşünceler olunca ortaya böyle farklı lezzetler de çıkıyor.Bildiğiniz muhallebiden tek farkı içine ilave etmiş olduğum bu karamelleştirilmiş süt.Ancak verdiği aroma ve lezzet muhallebiyi çok daha güzel kılıyor.

Hepinizin mutlaka bir muhallebi tarifi vardır ama bu işe yeni başlayan arkadaşlarımı da düşünerek benim klasik muhallebi tarifimi sizlerle paylaşayım.

Malzemeler

1 800 ml. süt (Yaklaşık 4 su bardağı)

2) 1 bardak toz şeker (dulce de leche koyacaksanız daha az)

3) 50 gr. un (2 çorba kaşığı dolusu)+ 25 gr. nişasta veya pirinç unu

4) 1 yumurta sarısı

5) 1 paket vanilya (eğer dulce de leche kullanacaksanız buna gerek yok)

Bütün malzeme ve varsa 125 gr. kadar dulce de leche bir tencereye konur ve karıştırılarak muhallebi kıvamına gelinceye dek pişirilir. Ben çok katı muhallebileri sevmediğimden bu ölçülerle yaptığımda daha gevşek dokulu bir muhallebi oluyor. Ama biraz daha katı isterseniz bir kaşık daha pirinç unu veya nişasta ekleyebilirsiniz. Kaynamaya başladıktan sonra göz göz olduğunda iki dakika daha pişirilip sıcakken kaselere boşaltılır.

Daha sonra yoğunlaştırılmış sütü bulamayan ama karamel tadını da sevenler için nasıl yapılabilir diye düşündüğümde de şekerin karamelleştirilmesiyle de olabilir mi acaba dedim, ama denemedim. Sizlere sadece bir öneri olarak sunmak istedim. İçine konan şeker önce karamelleştirilip sonra muhallebinin içine pişirme aşamasında ilave edilebilinir. Tabii lezzet olarak nasıl olur bilmiyorum ama bir gün bu şekilde de denemeyi istiyorum.

Bol güneşli güzel günler diliyorum.

Afiyet olsun.

30 Ekim 2008 Perşembe

BUGÜNÜN LEZZET GEÇİDİ




Oldukça maceralı geçen günlerden sonra bloglarımıza kavuşmanın sevinci ile birlikte Cumhuriyet Bayramımızı da kutlayarak adeta çifte bayram yaptık.
Bloglarımızın açılmasında emeği geçen bütün arkadaşlarıma çok teşekkür ederim. Hepimize geçmiş olsun. Böylesine anlamsız ve hukuksuz, özgürlüklerimizi kısıtlayıcı bir olayı umarım bir kez daha yaşamayız.
Yayın sırası bekleyen pek çok tarifim olmasına rağmen bugün ortaokul yıllarından beri arkadaşlığımızın sürdüğü sevgili arkadaşım Sevgül'ün evine konuk oldum. Onun bizlere yapmış olduğu bu harika lezzetleri sıcağı sıcağına sizlere de aktarabileyim diye önceliği onlara verdim. Daha masada pek çok yiyecek olmasına rağmen ben bilgisayar kursundan sonra katılabildiğim ve (bu arada haftada iki gün kursa gittiğimi de belirteyim) çok da aç olduğumdan ancak bunları fotoğraflayabilmişim. Hepsi birbirinden güzel ve lezzetli yemekler yapan arkadaşımda daha önceleri de yemiş olduğum bu kestaneli pilav yine muhteşemdi.


Pilav yemekten tadına dahi bakamadığım börülce salatası;

Ve yine lezzetiyle tüm yiyenlerin gönlünde taht kurmuş olan meşhur humusuyla
daha benim fotoğraflayamadığım, kırmızı biber salatası, marul salatası, poğaça ve ıspanaklı börekle devam eden yiyeceklerin yanı sıra, tatlı olarak da çok hafif, yumuşacık pandispanyası , bol cevizle kaplamış olan kabaklı pastası ve güllaçla bizlere nefis bir ziyafet çekti canım arkadaşım. Ellerine sağlık Sevgül'cüğüm. Harika evsahipliğin ve misafirperverliğin için çok teşekkür ederim.
Tarifini tam olarak aldığımda Özbek pilavı da denen bu yemeğin tüm detaylarını öğrenip sizlerle paylaşmak istiyorum.
Davet edenlerinizin bol olduğu güzel günler dilerim.

22 Ekim 2008 Çarşamba

MURTAĞA

Yemeğin ismini görür görmez şaşırdığınızı,"Işıl abla da bu ilginç yemekleri nerden buluyor" diye düşündüğünüzü duyar gibi oluyorum. Evet! yanlış duymadınız yemekten ziyade doğuya özellikle de Van yöresine ait bu kahvaltılığın adı Murtağa.

Geçtiğimiz hafta annem ve kardeşimi de davet ettiğim kahvaltı sofrası için pan kek veya krep yapmaya hazırlanırken annem "yapma sana bir sürprizim var" diyerek elinde bir tabak murtağa ile gelince nasıl sevindiğimi anlatamam. Rahmetli babaanneciğimin biz çocukken sıklıkla yaptığı bu lezzetin tadını çok sevdiğimi bilen annem gerçekten de bana büyük bir sürpriz yaptı o gün.

Bununla ilgili , çocukluğumda, daha pişer pişmez dayanamayıp bir lokma ağzıma attığımda yanan damağımla ilgili anıyı tekrar yaşayıp gülüştük


Yapımı basit ve de masrafsız üstelik de çok sevdiğimiz bu kahvaltılığı yıllardır niye yapmıyoruz ki diye düşündüğümüzde tek sebebinin içine giren bol miktardaki yağa bağlı olmadığını gördük.

Kardeşlerimin ve benim çok sevdiğimiz doğu kültürümüze ait kıyıda köşede kalmış bu tür yiyeceklerin unutulmasına, yitip gitmesine gönlüm hiç razı olmuyor. İşte bu nedenlerle hem kayıt altına alıp hatırlamak ve hatırlatmak, hem de sizlere bir alternatif sunmak amacıyla yazmak istedim.

Malzemeler

1) 125 gr. tereyağ (annem sıvıyağ ve tereyağ karışımıyla yapmış)

2) Yaklaşık 2 su bardağı kadar un ( 170gr)

3) 1 tatlı kaşığı tuz

4) 1 adet yumurta

İşte gördüğünüz gibi bütün malzeme bu, ancak lezzet muhteşem.

Yapılışı

Tereyağ bir tavaya konup eritilir. İçine un ilave edilerek orta ateşte aynen un helvası gibi ağır ağır 15-20 dakika kadar kavrulur. Un kokusu evin içini kapladığında, herkes başınıza üşüştüğünde artık yumurtasını ve tuzunu ilave etme zamanı gelmiş demektir. Evet, ayrı bir tabakta çatalla bir iki çırptığınız yumurtayı ve tuzu unun içine ilave edip yumurtayı çok da ezmeden hafifçe karıştırıp ocağı hemen kapattığınızda kahvaltılığınız hazır demektir.

Tuzlu olarak yemek istemezseniz tuzunu ilave etmeyerek servisten sonra tabaklarınızda üzerine bal dökerek de yiyebilirsiniz. Veya yarısını tuzlu yarısını da tatlı olarak yeme şansınız da var. Ancak bir kez olsun tuzlu olarak denemenizi tavsiye ediyorum.
Herkese afiyet olsun.
Not: Sevgili Ufuk'un yorumu üzerine annemin yaptığı bu kahvaltılığı tekrar gözden geçirme ihtiyacı hissettim. Tarifi verirken annemin yaklaşık 2 bardak civarında un kullandığını yazıp gram cinsinden ölçü vermemiştim. Annem, bütün özelliğinin yağ ve un miktarlarının iyi ayarlanmasında bir de aynen helvada olduğu gibi unun yağı tamamen bırakana kadar kavrulmasında olduğunu söyledi.
Doğruluğunu kontrol etmek amacıyla annemin ölçü olarak kullandığı bardakların bizlerin kullandığı bardaklara göre çok küçük olduğunu görünce onun iki bardağının aldığı un miktarını tarttım. İki bardak un 170 gr. geldi. Bu da yetmedi, test edip doğruluğunu onaylamak için bugün murtağayı anneme tekrar yaptırdım ve afiyetle yedik. Sonuç yine çok güzeldi. 22.10.2008

20 Ekim 2008 Pazartesi


ULUSLARARASI ARKADAŞLIK ÖDÜLÜ
Son günlerde blog dünyasında ingilizcesi "Friendship Around The World Award" olarak anılan dünya çapında arkadaşlarınız olan bloggerları tanıtmak amacıyla bir oyun başlatılmış.
Beni de bu güzel ödüle layık gören sevgili arkadaşlarımdan Zerrin (Zerrin Pasta Evi) ve Eda(Bir
Demet Fesleğen)' e çok teşekkür ediyorum. Çok duygulandım ve mutlu oldum.
Ben de bana verilen bu ödülü tanıdığım ve bloglarını zevkle takip ettiğim BÜTÜN blogcu arkadaşlarıma armağan ediyor, sevgilerimi gönderiyorum. İsim vermem çok zor, çünkü; elimden geldiğince ve vaktim olduğunca hepsini takip etmeye çalışıyorum.
Arkadaşlıkların daim olacağı güzel günler dilerim.

15 Ekim 2008 Çarşamba

İSVEÇ KÖFTESİ



Bloğum olup da yazmaya başlarken ağırlığı pasta ve tatlılara vereceğimi düşünmememe rağmen geriye dönüp de baktığımda ağırlığın bunlardan yana olmasını tamamen tesadüflere bağlıyorum. Tabii bunda ev halkının tatlıları çok sevmesinin de rolü var ama insana "sizin evinizde sadece bunlar mı pişiyor" dedirtecek türden değiller. (Şimdi işin en zor kısmına geldim galiba, neyi nereye nasıl bağlayacağım bakalım)

Üç yıl önce sevgili Hatice'nin bloğunda(Portakal Ağacı) görüp hemen denediğim bu köfteler bizim evde çok sevilince sık sık yapar oldum. Arşivimde yayın sırası bekleyen bu tarifi en son ağustos ayında yapmıştım. Biliyorsunuz, İkea mağazasının ülkemizde meşhur ettiği bu köfteler insanlarımız tarafından çok sevildi. Çünkü her İkea ziyaretimizde lokanta kısmı diğer reyonlara göre çok daha kalabalık, sanki insanlar oraya yemek yemeye gidiyor gibiler. İşte bizim de ilk kez orada tattığımız bu köfteleri çocuklar çok sevince ben de nasıl yapılıyor diye düşünürken o günlerde Haticenin bloğunda bu tarifi yayınlaması beni çok mutlu etmişti. Şimdi ne zaman tatlı, taze lor bulursam ilk yaptıklarım arasında yer alır.

Yalnız şunu da belirtmeliyim ki; Çocuklar ve eşim köftelerin İkea'da yedikleriyle aynı lezzette ,ancak yine Hatice'nin tarifiyle yaptığım sosunda o lezzeti yakalayamadığımı söylediler. Bir iki denemede onları memnun edemeyince ben de çareyi orada paketler içinde satılan (bu tür hazır gıdaları kullanmayı hiç istememe rağmen) toz halindeki sosu almakta buldum. Yine çok memnun kalmasalar da tadının biraz daha İkeada yediklerine benzediğini söylüyorlar.


Tarifin orijinali Portakal Ağacı'nda olmakla beraber ben de her an elimin altında olsun diyerek günlüğüme yazmak istedim. Mutfak ve yemek konusunda en eski blogculardan biri olarak mutfağıma kazandırdığı bu lezzetten dolayı sevgili Hatice'ye çok teşekkür ederim.

Malzemeler

1) 500 gr kıyma

2) 1 kuru soğan, robotta kıyılmış (ben rendeliyorum)

3) 1 su bardağı tuzsuz lor

4)3 yemek kaşığı süt

5) 2 dilim bayat ekmek içi

6) 1,5 tatlı kaşığı tuz

7) 1/2 tatlı kaşığı yenibahar + 1/2 tatlı kaşığı kimyon + 1 çay kaşığı karabiber

8) 1 yemek kaşığı sıvıyağ

Sosu için gerekli malzemeler

1) 2 yemek kaşığı sirke

2) 2 yemek kaşığı un

3) 2 su bardağı et suyu

Yapılışı

Lorun içine sütü ilave edip çatalla iyice ezin, gerekirse biraz daha süt ilave edebilirsiniz. Sonra diğer malzemeleri de ilave edip yoğurun. Cevizden biraz daha küçük toplar yapıp dolapta 1 saat kadar bekletin.

Sıvıyağ konmuş teflon tavada sallayarak her tarafı pişene kadar kızartın.

Sosu için ise; tavadaki yağı ve köfte kırıntılarını süzün ve tavanın içine sirkeyi ilave edip neredeyse uçana kadar pişirin. Sonra unu ilave edin ve rengi biraz dönene kadar karıştırın.

En son et suyunu da ilave edip hafif suluca bir sos haline gelene dek pişirin.

İster köftelerin üzerine isterseniz de tabağın yanına koyup servis yapın.


Afiyet olsun.





12 Ekim 2008 Pazar

KAVALA KURABİYESİ DENEMELERİ 1


Bir önceki iletimde Yunanistan'da yediğimiz (İskeçe Fresh Co.firmasından aldığımız) kurabiyelerin lezzetinin, Kavala'dan aldıklarımızdan bile daha farklı olduğundan söz etmiştim. Daha önceleri Edirne'de de yediklerimizden daha lezzetli bulduğumuz bu kurabiyelerin farklılığı ile ilgili yorumlar ve mailler alınca (Bir önceki iletiye yorum bırakan sevgili Özlem'de aynı yerden alınanlar hakkında düşüncesini belirtiyor) evde de denemek istedim. O nedenle bir kaç gündür sürekli internette, blogcu arkadaşlarımın iletilerinde ve evdeki bütün kitaplarda bu kurabiyenin yapımı hakkında bilgi toplamaya çalıştım. Makaronlardan sonra bir de bu kurabiye takıntım oldu desem çok abartmış sayılmam herhalde. En yakın lezzeti yakalayabilmek adına yaptığım araştırmalar sonucunda çok farklı tariflere ulaştım. Bazılarında unun bir kısmı kavruluyor, bazılarında tamamı; kimisinde tereyağı, kimisinde margarin; alabildiği kadar un ölçüsünün yanı sıra bardak ölçüsüne kadar çok farklı kombinasyonlar vardı.Bunların ışığında ve yediğim kurabiyeyi de gözönünde bulundurup, bilgilerimi harmanlayarak önceki gün denemek adına yarım ölçü olarak yaptım.


Evdekilerin lezzetini çok beğenmiş ancak sertlik ve ağızda kolaylıkla dağılma durumunun olmadığını söylemeleri düşüncesinde ben de onlarla hemfikirdim. Yine de tatmin olmadığımdan ordan gelenleri yemiş olan annem ve kardeşime de tattırdıktan sonra sizlerle paylaşmak istedim. Onlar da aynı düşüncedelerdi. Tarifi aslına en yakın sonuca ulaşınca vermek niyetindeydim. Buna rağmen buraya yazıp sizlerin de görüşlerini almak düşüncesi ağır basınca yayınlamaya karar verdim. Bu kurabiye ile ilgili denemelerim sürdükçe bunları sizlerle de paylaşacağım.

İçinizden "bir kurabiyeyi bu kadar kafana takmaya değer mi?" diyenleri duyuyor gibiyim. Ama insanın kendini geliştirmek, daha iyisini yapabilmek için de bu duyguları hissetmesi gerekir diye düşünüyorum.


Sizleri de takıntı sahibi yapmadan uyguladığım şekilde tarife geçeyim.

Pek çok tarifte bardak ölçüsü verilmesine rağmen ben ölçekli kaplar kullanarak (aldıkları miktarlar çok farklı çünkü) uyguladım reçeteyi. 1. hata burdan kaynaklanıyor da olabilir. Bu detayları da bir sonraki denemem adına kayıt altına alayım ki aynı hataları yapmayayım diyerek yazıyorum.


1 cup : 237 ml.


Malzemeler


1) 2 bardak un (280 gr)

2) 1 bardak pudra şekeri (150 gr)

3) 125 gr. tereyağ (Oda ısısında)

4) ½ çay bardağı sıvı yağ

5) ½ su bardağı iri parçalara kırılmış badem içi(iç kabukları çıkarılmış olması tercih sebebi)

6) ½ adet yumurta (tarife sadık kalmak için yarım kullandım)

7) ½ paket kabartma tozu (1 çay kaşığı tepeleme)

8) 1 paket vanilya

9) Üzeri için ½ bardak kadar pudra şekeri

Yapılışı

1) Pek çok tarifte tereyağından iki kaşık kadar alınıp bir teflon tavaya konup bademler yağda kavruluyordu. Bende öyle yaptım. Kısık ateşte bademleri kavurarak işe başladım.

2) Başka bir tavada da unu yine kısık ateşte yağsız olarak 15-20 dakika kavurdum. Sanıyorum biraz fazlaca kavurmuşum, piştiğinde renginin yediklerimden daha koyu olduğunu gördüm.
Kabarmasını engelleyen 2. hatam bu olabilir mi diye düşünüyorum?


3) Un ve bademler soğuduktan sonra karıştırma kabının içine kalan bütün malzemeyle birlikte koyup,çok fazla yoğurmadan sadece toparlanacağı kadar karıştırıp tezgaha aldım.

4) Merdane ile fazla inceltmeden açıp (yaklaşık 1cm kalınlığında) bardakla önce daireler halinde sonra da ay olacak şekilde kesip yağlı kağıt kaplanmış tepsiye dizdim. Aldıklarımızın yükseklikleri 3-4 cm civarındaydı.( Orijinali yakalayamamdaki bir hata da çok kabaracağı ihtimalini gözönünde bulundurarak daha kalın yapmadığım olabilir mi?)

5) Önceden 170 derecede ısıtılmış fırının turbo ayarında 10-15 dakika pişirdim.

6) Biraz soğumasını bekledikten sonra üzerlerine süzgeçten eleyerek pudra şekerlerini serptim.

Sonuç; çok fazla kabarmayan, lezzet olarak başarılı ancak şekil ve doku olarak orijinaline çok az benzeyen kurabiyeler oldular.

Tabii beni de aldı bir düşünce. Hata nerde olabilir diye. Ölçülerde mi, unun kavrulmasında mı, kabartma tozu mu az geldi, bademleri daha irice bırakmıştım; suç onlarda mı gibi pek çok soru kafamı kurcalayıp duruyor o günden beri? Ama bu konuda kafa yoranın bir tek ben olmadığımı da bilmenizi istiyorum. Mutfağı çok seven, sürekli araştıran, okuyan arkadaşlarımızdan sevgili Müge'nin de bu konudaki çabalarını bilmek beni sevindiriyor. En azından ikimiz el ele verip daha iyisini yakalayana kadar bu konuda çalışacağımızı bilmenizi istiyorum.(Müge'ciğim, galiba burda senin adına da söz verdim, kızmazsın değil mi?)

Eğer sizlerden de bu kurabiyelerden yiyip, deneyip veya farklı reçeteleri olan fikirlerini paylaşmak isteyen arkadaşlarımız varsa bildirirseniz kendi adıma çok mutlu olacağım.

Yoksa ben tekrar İskeçe'ye kadar gidip sahibinin alnına tabanca dayayıp tarifi almaya çalışacağım.

Hepinize ağız tadınızın hiç eksik olmadığı güzel bir hafta diliyorum.

08 Ekim 2008 Çarşamba

YUNANİSTAN'DAN KAVALA KURABİYESİ


Bayram tatili nedeniyle ailece gittiğimiz Yunanistan'dan pazar günü dönmemize rağmen evde biriken işler ve alışverişlerden sonra ancak fırsat bulabildim bilgisayarın başına oturmaya.

Yokluğumda bloğumun 1. yaşını kutlayan ve nice seneler dileyen arkadaşlarıma gecikmeli de olsa bir kez de buradan teşekkür ederim.


Bloglarda sık sık tariflerini gördüğüm ve hatta bir kez de denediğim bu enfes Kavala kurabiyesini yerinden yöresinden yemek mutluluğuna eriştim ve bu lezzeti sizlerle paylaşmak istedim.

Uzun bayram tatili nedeniyle bütün turistik yöreler gibi Yunanistan da Türk turistler tarafından adeta kuşatılmıştı. Ören yerlerinin ziyaretinde bu durum daha da çok ortaya çıkıyor ve kendimizi hiç Atina'da veya Selanik'de gibi hissetmiyorduk. Çünkü sağımızda solumuzda herkes Türkçe konuşuyor herkes birbirine nereleri gezdiğini, meşhur neleri olduğunu öğrenmeye çalışıyordu. Bunların en başında da Kavala kurabiyesi geliyordu. Ben de herkes gibi en iyi kurabiyenin Kavala'da yeneceğini düşünüyordum. Ancak tur rehberimiz sınır kapısına iki saatlik mesafedeki İskeçe kasabasında bir firmanın bu kurabiye ile Avrupa'da ödül aldığını, sahiplerinin Türk olduğunu (firmanın adı Fresh Co. ) söyleyince kurabiyelerimizi oradan aldık.


Gerçekten de daha önce yediğim yine Kavaladan gelmiş olan kurabiyelerden ve tarif üzerine kendi yaptığımdan da çok daha lezzetli bir kurabiyeydi bu yediğimiz. Isırdığınız an ağızda hemen dağılan, sert bir dokuya sahip, un helvası tadında ve renginde, içinde bolca badem parçaları bulunan enfes bir lezzet. Sanıyorum içindeki tereyağ miktarının yanı sıra yağın kalitesi ve bir de parça bademler bu kurabiyeyi çok farklı kılıyor. Şöyleki; ben bademleri kavurduktan sonra küçük parçalara kırıp hamura eklemiştim. Oysa bunların içindeki bademler kırıldıktan sonra kavrulup ilave edildiği için kavruk badem tadı kurabiyeye daha çok geçmişti.

Tarifini almayı çok istememe rağmen aşırı kalabalıktan bu mümkün olmadı.Dönüş yolunda İstanbul'a götürmek için herkes üçer beşer paket alıyordu.Bütün turların kurabiye almak için önünde durduğu bu firma bence de bu ödülü gerçekten haketmiş.

Bu lezzeti yakalayabilmek için evdeki Kavala kurabiyeleri denemelerim sürecek. Güzel sonuçlar aldığımda bunları sizlerle paylaşacağım.

Ağız tadınızın eksik olmadığı güzel günler dilerim.

27 Eylül 2008 Cumartesi

IŞILCA TATLAR 1 YAŞINDA


Evet daha dün gibi geliyor sevgili Burçin'in ' bloğun hayırlı olsun Işıl'cığım' dediği telefondaki o sımsıcak, dost sesi. O nasıl bir duyguydu anlatmam mümkün değil. Sabaha kadar heyecan ve sevinçten hiç uyuyamamış olmam durumumu anlatır belki diye düşünüyorum.

Önceleri sessizce izlediğim, mutfak ve lezzet tutkunlarının yaptıkları, yazışmaları ve ilerleyen dostluklarına büyük bir heyecan ve imrenmeyle bakıyor ve tariflerini uygulamaya çalışıyordum. Ancak o zamanlar bir blog açma fikri bana çok uzaktı. İzledikçe ve ilerleyen arkadaşlıkları da gördükçe yavaş yavaş acaba ben de açabilir miyim diye düşünmeye başladım. Bir yandan da 'bilgisayar bilmiyorsun ki Işıl nasıl yapacaksın bu işi' diye bu düşünceleri kafamdan siliyordum.

Taa ki Burçin'le tanışana kadar. Onun ısrarları ve desteği olmasaydı ben hala daha bir izleyici olarak kalırdım.Bir düğün için yaptığım bu pastanın fotoğrafını gören Burçin'in "size bir blog açmazsak çok yazık olur sözü" hala kulaklarımda. O nedenle "Burçin'ciğim bu gün seni hergünden daha fazla anıyorum ve çok teşekkür ediyorum."


Geçen bu bir yıl süresinde hayalini bile kurmadığım çok güzel duygular, heyecanlar yaşadım. Mutfakla ilgili olarak sizlerden edindiğim bilgilerin dışında gelen yorumlarınız, kurulan dostluklar, paylaşımlarınız beni çok mutlu etti. Bana yazdığınız yorumların yanı sıra sizlere yazılan yorumları da büyük bir zevkle okudum, çok eğlenceli yazılarınızla da güldüm. Pek çok şeyin tekniğini bilmemekten doğan (bilgisayar, fotoğraf çekme gibi) problemler karşısında yıldığımda, bırakmayı düşündüğümde bana moral veren, destek olan arkadaşlarımın yaşattığı duyguyu unutmam mümkün değil.

O nedenle iyi ki burdayım, aranızdayım diyorum...

Ve sizlere sonsuz teşekkürler ediyorum.

Bu günü bir doğum günü pastası ile kutlamayı isterdim ancak yakınlarda bir pasta yapmadığımdan ve arşivimdeki pastaların fotoğrafları da bilgisayara format atılması esnasında yok olduğundan bu kutlamayı geçenlerde yaptığım sütlaçla gerçekleştirmek istedim.

Farklı bir yöntemle pişirilen bu sütlaç sayesinde daha önceleri hiç sevmezken şimdi en çok sevdiğim sütlü tatlılar arasında yerini aldı. Şöyle ki; pek çok tarifte ve kitaplarda pirinçler önceden pişirilerek sütün içine atılır. Her ne kadar kaynatılsa da pirinçler içinde bütün bütün kalır. Çocukluğuma dayanan bir hikaye ile pirinci, özelliklede pilavını hiç yiyemezdim. 6-7 yıl evvel Habibe teyzemin yaptığı sütlacın tadına bakmamla fikrim değişti. Tabii onun yaptığı sütlacın köyden gelen sütle yapılmış olmasının ona ayrı bir lezzet de kattığını da söylemeden geçemeyeceğim. Bu tarifte süt ve aynı oranda su ile ocağa konup kaynatarak suyu çektirme esasına dayanıyor.

Malzemeler

1 Türk kahvesi fincanı pirinç

1 lt. süt

1 lt.su

1 bardak şeker

1 parça damla sakızı veya 1 paket vanilya

Yapılışı

Süt, su ve yıkanmış pirinç bir tencereye konur. Bir tahta kaşığın sapı tencerenin dibine kadar batırılır , seviyesi ölçülüp kalemle işaretlenir ve tencereden çıkarılır.Tencere orta ateşte yanan ocağa konur. Pirinçlerin tencerenin dibine yapışmaması için arada bir karıştırılır.Süt ve su kaynamaya başladıktan sonra ocak en kısık ayarına hatta mümkünse daha da kısık ayara getirilir. Bu arada istenirse içine damla sakızı da ilave edilir. Ağır ağır yaklaşık iki saatte pişecek olan sütlacı pirinçlerin dibine yapışmaması için arada bir karıştırmanız yeterlidir. Bu şekilde pişirdiğinizde pirinçler çok yumuşayıp helmeleştiğinden ayrıca pirinç unu veya nişasta gibi kıvam artırıcı bir malzemeye ihtiyaç duyulmuyor. 1.5 saatin sonunda suyun tamamen uçtuğunu anlamak için tahta kaşığınızı sütün içine batırıp ölçünüz. Eğer işaretlediğiniz yerin yarısına gelmişse artık olmuş demektir. Gelmediyse biraz daha kaynatınız. Bu arada pirinçler iyice pişmiş, sütün rengi de biraz koyulaşmış olacaktır. Suyun tamamen uçtuğunu gördükten sonra şekeri ilave edip bir iki kez karıştırıp şekerin erimesini sağlayın.Eğer şeker miktarı size az gelirse tadına bakıp 1/4 bardak kadar daha şeker ekleyebilirsiniz. Islattığınız kaselere boşaltıp isterseniz fırınlamadan isterseniz de sadece üst ızgarasını yaktığınız fırında üzerlerini yakıp soğuttuktan sonra servis yapabilirsiniz.

Hepinize afiyet olsun.

Bayram süresince Türkiye'de olmayacağımdan şimdiden bütün arkadaşlarımın bayramını kutlar, sağlık, afiyet, mutluluk ve neşe dolu bir bayram geçirmenizi dilerim.

Hoşçakalın,

20 Eylül 2008 Cumartesi

KURUYEMİŞLİ TART

Son iletimdeki helva tarifini verdikten sonra bilgisayara biraz daha alıştığımı, artık yardım almadan yazılarımı yazıp, fotoğrafları bastığımı görmek beni çok mutlu etmişti. Ancak bu mutluluk çok uzun sürmedi. Çünkü bizim emektar bilgisayar geçen hafta yine ne olduğunu anlamadığım bir sebepten dolayı bozuldu. Bir yıldan beri bu kaçıncı tamire gitmesi, format atılması bilemiyorum. Bunlar sadece bizim bilgisayarın başına mı geliyor yoksa herkes bu sorunlarla boğuşuyor mu acaba? Ama bildiğim bir şey var ki; evde sahip olduğumuz aletlerin hepsinin hakkını vererek, hurdaya çıkana kadar kullanıldığı. Durum böyle olunca benim çekincelerim artıyor ve öğrenme sürecim sürekli sekteye uğruyor. Yine bilgisayarımız tamirde ve ben dört gözle dönüşünü bekliyorum. Umarım işleyişinde büyük değişiklikler olmadan gelir de ben yine sorunlar yaşamam.

Neyse asıl konumuza dönelim. Bu kuruyemişli tartı La Cucına Italıana dergisinin Eylül sayısının 'Tatlı ve tuzlu hamurişi tarifleri' ekinde görmüş ve görselliğini çok beğenmiştim. Yemeklerin, tatlılarının lezzetleri kadar sunumlarının da çok önemli olduğu günümüzde bu tür dergiler de yemek kitapları kadar önemli bir işlevi yerine getiriyorlar. Evet! Görselliğine vurularak denediğim bu tartın tadı da evdekiler tarafından tam not alınca sizlerle de paylaşmak istedim.

Tartın tarifinde 350 gram hazır tart hamuru diyordu. Ancak zorunlu birkaç ürünün dışında bu tür hazır malzemeleri kullanmayı sevmediğimden tart hamurunu da kendim hazırladım.


Tart hamuru malzemeleri
(1 su bardağı 237 ml.)

125 gr. çok soğuk tereyağ(son yarım saat buzlukta bekletebilirsiniz)
1+ 1/2 su bardağı un
1/2 su bardağı pudra şekeri
1/4 çay kaşığı tuz
1 yumurta sarısı


Üst Malzemeleri
20 gr antep fıstığı
70 gr ceviz içi
30 adet kabukları alınmış badem+10 adet kabuklu badem
30 gr fındık
1 adet yumurta sarısı
Kayısı marmeladı
Tereyağ
Un


Krema için

250 ml süt
2 adet yumurta sarısı
75 gr tozşeker
25 gr beyaz un + 50 gr öğütülmüş antep fıstığı


Tart hamurunun yapılışı
Tart hamuru sözünü ettiğim dergide başka bir yöntemle anlatılsa da ben daha pratik olduğu için mutfak robotunda hazırlıyorum.

Öncelikle pudra şekerini, unu ve tuzu mufak robotuna koyun ve iyice karışmaları için birkaç saniye robotu çalıştırın. Daha sonra çok soğuk ve küpler halinde doğramış olduğunuz tereyağını da ilave edip yine kısa aralıklarla çalıştırın ve içine yumurta sarısını ilave edip hamurun toparlanmasını sağlayın. Robottan alıp elinizle çok yoğurmadan malzemeyi bir araya getirip hamurla fazla oynamadan şekil verin. Streç filme sarıp buzdolabının alt raflarında (tereyağ tekrar sertleşene kadar) 40-50 dakika dinlendirin.( Püf noktası hamurla teması en az düzeye indirmektir. Bu tür tart hamurları fazla yoğurulduklarında tereyağının yanma riski artar ve fazla yoğurulmaktan tereyağ yanmışsa ya tart kalıbına yerleştirilirken veya piştikten sonra dağılabilir.)


Soğumuş olan hamuru açmadan önce merdaneyi ve tezgahı haifçe unlayın. Tezgaha yerleştirdiğiniz hamurun ısınmasına izin vermeden hemen açın ve yağlayıp unladığınız 26 cm çapındaki tart kalıbına yerleştirin. Hamurun üzerine fırça ile yumurta sarısı sürün. Önceden ısıtılmış 200 derece fırında 25 dakika pişirin.

Krema için; sütü ısıtıp yumurta sarılarını ekleyin. Tozşeker ve unla karıştırıp yaklaşık 5 dakika devamlı karıştırarak pişirin.Ilınınca toz antep fıstıklarını kremaya ekleyin.


Pişen tart hamurunun üzerine kremayı yayın. Ceviz, badem, fıstık, fındığı fotoğraftaki gibi kremanın üzerine halkalar oluşturacak şekilde yerleştirin. Kuruyemişlerin üzerine hafifçe kaynattığınız kayısı marmeladını sürüp tartınızın parlamasını sağlayın.


Herkese afiyet olsun.

13 Eylül 2008 Cumartesi

İRMİK HELVASI

Son günlerde benden beklenmeyen bu performans için öğrenme işini inada bindirdiğimi düşünenler olabilir. Tamam, bu doğru, siz sevgili arkadaşlarımdan aldığım moral beni çok mutlu etti, bloğumu daha sık güncelleme isteği doğurdu.

Ancak bunlar kadar memnun eden ve yapar yapmaz güncellememi sağlayan bir şey de yukarıda gördüğünüz irmik helvası.

Cenk bloğunda yayınladığından beri gidip gelip bakıyordum bu helvaya. Çünkü yoğunlaştırılmış şekerli süt ile yaptığım bütün yiyecekler başta da karamelleştirilmiş hali, yerken biraz suçluluk hissi verse de yine de beni çok mutlu ediyordu. Yalnız beni tek düşündüren konu evdeki sütlerin şekersiz oluşuydu. (Lait concentre non sucre) Şekerlisine göre daha akıcı kıvama sahip olduğu için acaba helva çok ıslak mı olur, tane tane dökülmez mi diye endişeleniyordum. En sonunda, bu kadar endişeye gerek yok, yap ve gör felsefesine ayak uydurarak dün akşam denedim. Ve mutlu sona ulaştım. Süt ile yapılanlara göre (daha önceleri süt ve su karışımı kullanarak yapardım) çok daha lezzetli, karamel tadında ve yiyenlerin de çok beğendikleri bir helva oldu.

Bu sütün ülkemize ve hemen ulaşabileceğimiz market raflarına gelmesi için süt ürünleri üreticilerine seslenmek gerektiği düşüncesindeyim. Bundan sonra evde bu süt yoksa irmik helvası yapar mıyım bilemiyorum?

Tarifi verirken kendi değişikliklerimi ve bilmek isteyen arkadaşlar için normal süt ile yapılan irmik helvası malzemelerini de bulacaksınız.


Malzeme listesi

1) 250 gr irmik ( 1+ 1/3 su bardağı)
2) 80 gr tereyağı + 2 yemek kaşığı ayçiçek veya kanola yağı
3) 1/4 su bardağı çam fıstığı (ben ceviz kullandım)
4) 1 kutu (400 gr.) yoğunlaştırılmış şekerli süt (sweetened condensed milk)
5) 1+ 1/4 su bardağı kaynar su
6) İstediğiniz kadar dondurma

Yapılışı

1) Orta boy kapaklı bir tencereye yağları koyup eritin.
2) Başka bir kaba şekerli sütü ve kaynar suyu koyup orta ısıda kaynamayacak ancak sıcak kalacak şekilde bekletin.(Elimdeki yoğunlaştırılmış süt şekerli olmadığı için ben bu aşamada irmik ile aynı oranda yani 250 gr. şekeri bu sütün içine ilave ettim ve erittim)
3) Teflon bir tavaya fıstıkları koyup (ben ceviz kullandım) kavurun.
4) İrmiği eriyen yağın içine ilave edip kısık ateşte tahta bir kaşıkla sürekli karıştırarak rengi dönene kadar (30 dakika) kavurun.
5) Kavurma işinin sonunda sütlü karışımı bir süzgeçten geçirerek irmiklerin üzerine boşaltın. (Dikkat edin çünkü bu işi yaparken etrafa sıçrayabilir). Bir iki defa kaşıkla çevirdikten sonra tencerenin ağzını kapatıp kısık ateşte 10-15 dakika pişmeye bırakın.
6) Suyunu çektikten sonra ocağı kapatın ve tencerenin üzerine kağıt havlu sererek kapağını koyup demlenmeye bırakın.
7) Fıstıkların yarısını helvanın içine ilave edip, yarısını da servis de kullanmak üzere ayırun. Demlenen helvayı tahta kaşıkla karıştırarak tane tane olmasını sağlayın. Kaselere paylaştırarak Cenk'in yaptığı gibi Maraş dondurmasıyla ya da bizim gibi Moda'nın meşhur dondurmacısı Ali Usta'nın bademli dondurmasıyla veya karamelle servis yapın.
8) Kaselerde servis yapabileceğiniz gibi şekilli kalıplara bastırarak da farklı bir sunum yakalayabilirsiniz.

İrmik helvasını, yoğunlaştırılmış şekerli süt olmadan ben de aynı işlemleri takip ederek yapıyorum. Ancak malzeme miktarları biraz farklılık gösteriyor.

Şöyle ki;
250 gr. irmik
125 gr. tereyağ ve zeytinyağ karışımı (100 gr. tereyağ +25 gr. zeytinyağ)
250 gr. toz şeker (biraz daha tatlı sevenler 300 gr.a çıkarabilirler)
300 ml. veya helvanızı biraz daha yapışık kıvamda isterseniz 350 ml. süt ve su karışımı
1/2 su bardağı ceviz (Çam fıstığı yerine genelde ceviz kullanıyorum)

Afiyet olsun...

10 Eylül 2008 Çarşamba

KÖFTE TABAĞINDA MAKARNA

Son gönderilerimde hep pasta ve kek ağırlıklı tarifler yer alıp, genel olarak da bloğuma baktığımda ana yemeklere çok az yer verdiğimi görünce bu yemeği sizlerle paylaşmak istedim. İçinde bulunduğumuz ramazan ayından dolayı davet vermek isteyen arkadaşlarıma da seçenek olur diye düşündüm

Bu yemeği yıllar önce şimdi adını hatırlayamadığım bir televizyon kanalında bir hanım yapmıştı galiba. O zaman denediğimde çocuklar çok sevince daha sık yapar oldum. Aslında bildiğimiz köfte ve makarnadan oluşan bu yemeğin bütün özelliği sunumunda. Pasta gibi bir görüntüye sahip olmasıyla onu davetlerde de rahatlıkla ikram edebileceğinizi düşünüyorum.

Lafı uzatmadan tarife geçeyim.

Malzemeler

1) 500 gr. kıyma
2) 1 adet kuru soğan
3)2-3 dilim ufalanmış bayat ekmek
4) 3-4 diş sarımsak
5)1 adet yumurta
6) Tuz, karabiber, kırmızı biber .
7)) 1 paket makarna (ben yarım paket kullanıyorum daha dengeli oluyor)
8) 3 adet domates, 1 tatlı kaşığı salça ve bir tutam fesleğen)
9) 2 kaşık zeytinyağ
10) 1/2 su bardağı süt
11) 1 su bardağı rendelenmiş kaşar peyniri
Malzeme zenginliği gözünüzü korkutmasın, bildiğiniz köfte malzemeleri.


Öncelikle kıyma, bayat ekmek, soğan, yumurta ve baharatları ilave edilerek köfte hazırlanır ve çok iyi yoğurulur. Yağlı kağıt serilmiş kelepçeli kalıba kenarlarını da kaplayacak şekilde sıkıca bastırılarak yerleştirilir.190 derecede ısınmış fırına sürülür 10-15 dakika pişirilir.

Bu arada makarna haşlanır.( Fırında da pişeceği için çok haşlamamaya dikkat edelim).

Ayrı bir tavada 2 kaşık yağda kabukları soyulmuş ve doğranmış domatesler sotelenir içine sarımsaklar , salça ve fesleğen ilave edilir. Bu karışımdan 1 kaşık pişmiş olan köftenin üzerine sürülür.
Kalan sos, haşlanmış, suyu süzülmüş makarnanın üzerine dökülür.Makarnaya ayrıca süt ve kaşar peynirinin yarısı ilave edilip iyice karıştırılır. Yarı pişmiş olan köftenin üzerine bu karışım yayılır. Kalan kaşar peyniri köftenin üzerine serpilir ve istenirse domates, biber dilimleri ile süslenip 200 derecedeki fırında üzeri hafif kızarana kadar pişirilir. Piştikten sonra servis tabağına alınıp servis yapılır.

Dediğim gibi, bildiğiniz köfte ve makarnanın farklı sunumundan başka bir şey değil, çok basit.

Herkese hayırlı ramazanlar dilerim, afiyet olsun...




08 Eylül 2008 Pazartesi

TATİL LEZZETLERİ 3

Merhaba arkadaşlarım,
Biliyorum, sizler de benim gibi ekranda duran tatil lezzetlerini görmekten sıkıldınız. Her ne kadar ara vermek, bloğumu kapatmak gibi bir niyetim yoktuysa da bir önceki iletiden de anlaşılacağı gibi olayların gelişimi, Duygu'cuğumla aramızda esen sert bir rüzgar böyle bir sonuca sebep oldu. Ancak her ikimiz de hatalarımızdan dersler alarak işi tatlıya bağladık.Duygu'nun önerisi ile artık bir bilgisayar kursuna yazılarak kendi işimi yapma konusunda bir adım atmış oluyorum. Umarım, bundan sonra bu konuda kendi ayaklarım üzerinde durmayı başaracağım ve Duygucuğuma yük olmayacağım.
Duygu'nun iletisini görür görmez endişelenip bloğumu kapatmamam konusunda bana destek ve cesaret veren, yorum bırakan başta sevgili Müge olmak üzere bütün blogcu arkadaşlarıma çok teşekkür ediyor, sevgilerimi gönderiyorum.



Tatilden döndükten sonra Duygu'nun da dediği gibi günlerim çok dolu geçti. Bir yandan yaklaşmakta olan kış için hazırlıklar devam ederken, diğer yandan gelen misafirlerimizle vakit geçirdik. En son Mersin'den gelen yeğenim ve kardeşimle tatili de sonlandırdık. Okulların açılacak olmasıyla herkes evlerine gitti.
Evet! bir önceki iletimde sizlere bu yaz ilk kez denemiş olduğum sebze kurutma işini anlatmak istiyordum. Biliyorsunuz nem oranının yüksek olduğu yerlerde sebze ve meyveleri güneşte kurutmak biraz zor olsa da ben deneyip durumu kendi gözlerimle görmek istedim. Maalesef sonuç hüsrandı. Bu iş için o çok sıcak kavurucu günleri seçmiş olmama rağmen önceleri kızaran biberler bana umut verdiyse de daha sonraki günlerde kurumak yerine içlerinin küflenmeye ve çürümeye başladığını görünce bunları kurtarmanın yolunu aramaya başladım. Daha önceleri sevgili Mine (Tea-time) ve Fethiye'nin (Yoğurtland) meyve ve sebzeleri fırında ve güneşte kurutma işlemlerini bloglarında anlattıklarını biliyordum.

Patlıcanlar kuruma konusunda daha iyiydiler ama yine de çok iyi kurumalarını istediğim için 100 derecelik fırında ızgara telinin üzerinde 4 saat gibi bir süre tuttum. Sonuç çok iyiydi, çok güzel kurumuşlardı biberler ve patlıcanlar.

Balkonda bir tepsinin içinde bıraktığım kurumuş olan biberlerin havadaki nemden dolayı tekrar yumuşamaya başladıklarını görünce bu kez garantiye almak için bez torbalara koyup buzdolabına kaldırdım.
Burdan da görmüş oldum ki İstanbul gibi nemin yüksek olduğu yerlerde bu işi yapmak biraz zahmetli ve masraflı oluyor. Oysa çarşı ve pazarlarda çok daha uygun fiyatlarla bu sebzelerin kurutulmuşlarını bulmak mümkün. Böylece yaşayarak bir şeyi öğrenmiş oldum ve denemek isteyen arkadaşlarımla da bunu paylaşmak istedim.

Aynı sıkıntıyı her yaz yaptığımız tarhanayı kurutmakta da çekiyorum. Ama bu sene Bodrumda annemle birlikte yaptığımız, o kızgın güneş ve kuru havada kuruttuğumuz tarhana için böyle bir sorun yaşamadık.Annemle, iyi ki orda yapmışız diye seviniyoruz.

Yukarıda gördüğünüz ekmek de sevgili Münevver'de görmüş olduğum ne zamandır yapmayı planladığım Sibel'in annesinin yaptığı nohut mayalı ekmek. Münevver'in ve Sibelin bloğunda gördüğüm kadar kabarmasa da tadı çok güzeldi. Bir kez daha denenecekler listesine almış bulunmaktayım.
Sibel'e ve Münevverciğime burdan çok teşekkür ederim.







Fransa'dan gelen misafirlerimizin ahududulu pastayı çok sevdiğini öğrenince de yaptığı herşeyi büyük bir beğeni ile izlediğim ve uygulamaya çalıştığım sevgili Zinnur'un yukarıda görünen ahududulu pastasını yaptım. Daha önce de birkaç kez yaptığım ancak çektiğim fotoğrafın kalitesini beğenmediğim için bloğumda yer vermediğim bu pasta bizim evde en çok sevilenler arasında.
Blogcu arkadaşlarımdan denemeyenler varsa mutlaka bir kez olsun yapıp tadına baksınlar derim.

Zinnur'un tarifine harfiyen uydum. Yalnız çok kalabalık olacağımızı gözönünde bulundurarak miktarını 1/3 oranında artırarak daha büyük bir pasta yaptım. Tabii bütününün fotoğrafı gece çekildiği için yine pek güzel görünmese de kalan bir dilimi ertesi gün sizler için fotoğraflamıştım. Biraz oyalayıcı ve dikkat isteyen bir pasta olmasına karşın yendikten sonra alınan övgüler buna değiyor inanın ki?

Yanda gördüğünüz bol çikolatalı ve bol fındık krokanlı pasta ise biricik yeğenim Yunuscan'ın doğum günü içindi.

Onun isteği doğrultusunda yaptığım bu pastada bir değişiklik yapıp arasına koyduğum fındık krokanları dulce de leche ile de tatlandırdım. Amacım üzerine de dulce de leche ile süsler yapmaktı. Çok katı olduğu için bir tatlı kaşığı süt ile karıştırarak daha kıvamlı bir krema elde edeceğimi düşünüyordum. Sıkma torbasına koyarak üzerini süslediğimi sandığım bu krema daha sonra sanırım havanın sıcaklığı ile daha da eriyip pastanın üzerinden akmaya başlayınca çok üzüldüm. Hiç niyetim yokken bu görüntüyü kamufle etmek adına bütün bıraktığım fındık krokanlarla kapatmaya çalıştım. Görüntü olarak çok başarılı olmasa da tadı evdekilerden tam not aldı. Yeğenim de pastasını çok beğendi. Afiyet olsun Yunuscanım.Sana sağlıklı, mutlu, başarılarla dolu nice seneler dilerim.

Tabi yaptıklarım bu kadarla sınırlı değildi. Sizlerle paylaşmak istediğim pek çok şey daha var. Ancak, sizleri sıkmamak adına bu günlük bunlarla yetinelim. Daha sonraki günlerde diğer yaptıklarımı da paylaşmak üzere şimdilik hoşçakalın.

Sevgilerimle.

26 Ağustos 2008 Salı

TATİL LEZZETLERİ 2

Merhaba...

Bir süredir annemle olan bazı kişisel sorunlarımızdan ötürü annem bloğunda epeydir bir şey yayınlayamıyor. Ona bir sürpriz yaparak daha önce fotoğraflarını yüklediğim bu posta yazı yazıyorum. Sanırım aramızdaki sorun birbirimize karşı hoşgörülü, sabırlı olamayışımız.

Her neyse... Yazımı okurken zaten üslubun farklı olduğunu göreceksiniz. Lütfen okurken bizim sorunlarımıza odaklanmayın ve tatil dönüşü gördüklerimizi izleyin...


Duygu (sayfanın altlarında görünen "keltoş" pericik)


Annem Bodrum'dan dönerken mola verdiğimiz çeşitli yerlerde bazı fotoğraflar çekti. Burada da (resimden anladığım kadarıyla) lor peyniri görüntüleniyor. Ailecek loru çok severiz. Genelde tatlı loru kahvaltıda yeriz. Tuzlu lor ise böreklerde kullanılır.


Bu fotoğraf ve alttaki fotoğraflarda portakal, ceviz, zencefil ve havuç reçelleri ile meşhur Aynur hanım teyzenin reçelleri duruyor. Annem reçellerin canlı renklerine bayılmıştı. Ayrıca, Aynur teyzenin kavanozlarının üstünde duran yassı şeyler de benim bayılarak yediğim bazlamalardır diye düşünüyorum. Ahh ah! yemek nasip olmadı...












Yanlış görmediniz... Bu Milas Pazarı'ndan bir görüntü. Annem özellikle pazara gitmeye bayılır, orada deşarj olur. İstanbul'da dolabın bomboş olacağını düşünerek Milas Pazarı'na "geçiyorken" uğradık. Annem eline fotoğraf makinesini alıp arabadan inerken ben nereden bilecektim bu pazar gezmesinin bir saat süreceğini? Ama iyi ki annem var ve iyi ki o gün alışverişi yapmış. Hakikaten de evdeki buz dolabında artık in ve cin bile sıkılmış, çift kale maçı bırakmışlardı.

İşte... Onsuz olmaz! Durakladığımız başka bir yerde de köpük kaplara konmuş mantarlar gördük. İşin en güzel yanı bu mantarların ortalarına bir tür peynirle kekiğin karıştırılıp konması olmuş. "Hemen fırına sür, beş dakika sonra yemeğin hazır." cinsinden... Benim gibi aceminin de acemisi ahçılar için birebir. Anem de pratik olduğu için beğendi.

Yaz aylarının vazgeçilmezi, incir... Özellikle yol kenarlarında satılır, o zamanlar çok rağbet görür. Sindirime katkısı büyüktür. Midenize dosttur. Fakat ne hikmetse Duygu Yalçıner bir türlü bu meyveyi sevememiştir. Sadece incirleri taşıyan minik sepetler hoşuna gider. Olsun, varsın. Işıl Hanım yine de eve dönerken yolda durup incir almadan dönmez. Arabayı kullanan, efor sarfeden eşine de arada bir yedirir. Bu özel ilgiden dolayı herhalde eşi de memnundur.

Karşınızda kestane şekerinin binbir halinden biri. Sevimli olmuş. Üzerine çikolata dökülmüş. O an sadece bu çikolatadan dolayı beni cezbetmişti. Sanırım Bursa civarlarında mola vermiştik ve oradaki benzincinin yakınındaki Kafkas'a da uğradık. Annem Kafkas'ın ürünlerini beğenir. Özellikle de kestane şekerini. Nedendir anlamam. Benim kestaneyle, şekeriyle aram yoktur. Ama annem de kışın çok daha güzel kestane şekerleri yapar ve hala başka markaların, başkalarınınkinin güzel olduğunun söyler. Bu aşırı alçakgönüllü olma huyu insana ne kazandırır bilmem. Ama annem böyle yaptığına göre bir bildiği vardır. Zaten aramızdaki sorunlardan biri de onun benden çok fazla tecrübeye sahip olması ve her zaman doğru olanı, ileriyi görebilmesi. Ben o kadar ileri görüşlü değilim... Konuya dönelim! Bursa taraflarında olduğumuza göre az yolumuz kalmış olmalı. Bakın, aşağıda...








En sonundaaa! Evim evim güzel evim! İstanbul'daki herşeyi özlemişiz. Annemin her hafta gittiği Salı Pazarı da dahil... Hatta ben bile iki, üç defa pazara gittim. Kısacası, Işıl Yalçıner yol yorgunluğu nedir bilmez, arı gibi çalışır, kelebek gibi... Yok ya, o söz öyle değildi. Neyse... Eve döndükten sonraki salı günü annem yine pazardaydı. Bir süre önce yan apartmandaki komşular biber ve patlıcan kurutmuşlardı. Annemin de canı istemiş sanırım. O gün pazardan bolca biberle patlıcan aldık. Kurumakta olan hallerini ve kurumuş olan hallerini azıcık yukarda ve aşağıda görüyorsunuz.

Yalnız burası Bodrum veya başka herhangi bir yazlık belde değil; her daim hava güneşli de değil. Mesela biz geldik, üç gün çok sert rüzgar esti. Ayrıca balkonda sebze kurutmak daha da zor. Güneş sabah- öğle- akşam yer değiştiriyor. Yazın yazlıklarda daha iyiydi. Geniş teraslara, balkonlara sererdik, iki günde kururdu sebzeler. Eee... Tabi biberlerin kuruması da epey vakit aldı haliyle.








Aaaa... Bakın biberler kurumuş kızarmış bir anda ve patlıcanlar da pijamalı pijamalı, hafiften solmuş duruyorlar.








Annem ceviz reçeli alır da ben bloğa koymaz mıyııım? Kabul, fotoğraf başarılı değil. Simsiyah çıktı caanım reçel. Ama inanın, ben de çıplak gözle bakınca siyah gördüm. Yemekte seçicilik huyum yine devreye girdiğinden tabii ki ceviz reçelinin de tadını bilmem ben. Ne pis bir huydur bu. Kurusuun!
Bir genç kızdan büyüklerine tavsiyeler: Siz siz olun, çocuğunuz teknolojiden anlıyor diye kendinizi küçük görmeyin. Tam tersini yapın ve "O bilgisayarı biliyorsa ben de öğrenirim!" diyin ve karıştırmaya başlayın bilgisayarınızın "desktop" undaki dosyaları. Bunu yaparken bile bir gün içinde bilgisayarla ilgili çok şey öğreneceksiniz. Sonra da bir araştırın bakalım bilgisayar kurslarını. Halk Eğitim Merkezleri her türlü eğitimde sınırsız olanaklar sağlıyor mesela. Zamanla size teknolojide meydan okuyan bu bacaksızlara da gereksiz yere minnet etmeyin!
Yine bu genç kızın yaşıtlarına ve kendisinden daha genç olanlara öğüdü: Her zaman bizi seven, bizden vazgeçmeyen ailelerinizi yarı yolda bırakmayın. Özellikle de annelerinizi. Günlerini evde size yemek yaparak, arkanızdan yatağınızı, pisliğinizi toplayan bu meleklerin kendilerini oyalayacak, zevk alacakları işlerle boş zamanlarını değerlendirmeleri ve deşarj olmaları gerekir. Siz de lütfen onların sevdiği şeylere karışmayın. Onlara destek olun her zaman. Çünkü siz daha kundakta ya da poponuzda bezinizle gezinirken o melekler başınızdan bir dakika ayrılmadılar, attığınız her adımda yanınızda durup düşmenizi engellediler.

Sonsöz olarak değerli blogculara sesleniyorum: Eğer olur da bu yazıyı okursanız, lütfen anneme "yeni yazın çok güzel şekerim. Ayy! reçellere de bayıldıım. Patlıcan kurutmayı biz de yaparız." şeklinde mailler atın, hatta annemin telefon numarası sizde varsa lütfen telefon edin. Çünkü kendisi şu an bloğunu kapatma kararı aldı ve ben onla barışmak için onu ne kadar kucaklasam öpücüklere boğsam da vazgeçmeye niyeti yok gibi.

Anneme sonsözüm: Evet, kızın yine bu yazı işini abarttı ve destan çıkardı ortaya. Ama sen de anla artık anne, bu blog senin... Sen olmayınca ortaya böööööyyle destanlar, efsaneler çıkıyor. Bu blog alemi sen olmadan çekilir mi? Zaten benim bloğumu da ziyaret eden bir tek sen varsın. Şimdi ben de ilk ve tek izleyicimi kaybediyorum. ANNE LÜTFEEEENNN BLOĞUNU KAPATMAAAAAAAAA!!!

16 Ağustos 2008 Cumartesi

TATİL LEZZETLERİ

Bu manzara karşısında;


bu sitede geçirdiğim güzel günlerle tatilimiz nihayet bitti.

Bodrum'da geçirdiğim güzel, zaman zaman yalnız ve sakin, zaman zaman da misafirlerimiz ve 19 yıldır ayni sitede oturan oradaki dostlarımızla paylaştığımız günler de tatille beraber geride kaldı.Öncelikle tatile çıkarken güzel dilekleriyle beni yolcu eden ve yorumlar bırakan bütün arkadaşlarıma çok teşekkür ederim.

Döneli bir hafta kadar olmasına rağmen evde birikmiş çamaşırlar, temizlik ve diğer işler ve bir de hele son günlerdeki kavurucu sıcaklardan dolayı bilgisayarın başına dahi oturmam mümküm olamadı. Çok ender de olsa sizleri ve yaptıklarınızı izlemek için geçtiğimde de bir türlü yorum yazamadım.
Bu gönderimde tarif vermek yerine tatildeki günleri özetleyen yemek ve pasta fotoğraflarından birkaçını yayınlamayı görsellik bekleyen arkadaşlarım için daha uygun olur diye düşündüm. Son zamanlarda İstanbul'daki kavurucu sıcaklar yüzünden ne yeni tarifler deneyebiliyorum ne de bilgisayara geçebiliyorum.
Umarım bu sıcaklar en kısa zamanda İstanbul'u terk eder ve ben de özel bir şeyler yapmak için mutfağıma girebilirim. Şimdi sizi küçük bir lezzet yolculuğuna çıkarıyorum...

Bodrum pazarlarından alınan taze sebzelerle yaptığım salata ve mezeler mangalda pişen yiyeceklerimize eşlik ettiler. O akşam şu an Eskişehirde oturan 19 yıldır tanıştığımız Atay ailesi ile gecenin ilerleyen saatlerine kadar sohbet edip, güzel vakit geçirdik.





Artık İstanbulda da bulabildiğim deniz börülcesinden yaptığım salata benim en favori salatalarımdan. Bol sarımsaklı ve ekşili hele bir de ordaki köylülerden aldığım halis zeytinyağı ile ayrı bir güzeldi.







Bu da hemen hemen bütün blogcu arkadaşların bildiği kırmızı yerine kalın etli yeşil biberleri közleyerek içlerini tulum peyniri, biraz krem peynir ve cevizle hazırlayarak sardığım rulolar.




Pembesi ve kırmızısı, her ikisi de çok güzeller ancak pazarda bir kez tesadüf ettiğim ve hemen aldığım (soldaki pembe) o domateslerin tadını unutmak mümkün değil.





Bloğa gireceği planlanmadan çekilmiş bir sabah kahvaltısı menüsü. (Bilseydim kayısı marmelatının olduğu kaseyi doldururdum)









Kısıtlı olanaklara rağmen (kap kacak) mini bir fırında hem de belirli bir reçetesi olmadan doğaçlama olarak ortaya çıkan yarısı armutla yarısı da şeftali ile süslenen kek.
Patlıcanın her türlü yemeğine, kızartmasına, reçeline bayılan biri olarak onu daha sağlıklı pişirme derdine düşünce (kızartmadan) yıllardır kendi icadım olan bu oturtma da yaz günleri soframıza birkaç kez gelir. İşte bu da onlardan biri.

Bamya dizmesi ise sevgili Münevver'in bloğunda (Nane ve Limon) gördüğümden beri aklımdaydı. Bodrum' un o tazecik ince uzun ve daha çok da zeytinyağlı olarak yenmeye uygun bamyalarını görünce yaptığım ve nefis bir zeytinyağlı yemekti. Sağol Münevver'ciğim. Fasulye dizmesini biliyordum ancak bamyanın dizilmişini ilk kez sende görmüştüm. Tabii ben uygun bir kap bulamadığım için fırın yerine tencerede pişirdim ancak bu haliyle bile çok çok güzeldi.
Altta gördüğünüz ise artık şatafatlı doğum günleri kutlama yaşımı çoktaaaaan geçtiğine
inandığım bir gün için ailem özellikle de kardeşlerim tarafından bana zorla yaptırılmış bir
pastadır. Her ne kadar artık yapmayalım, ben doğum günü filan istemiyorum dediysem de 'Biz şimdi gidip alırız bir pasta ancak biliyoruz ki ne sen yiyebilirsin ne de biz, Onun için sen iyisi mi kendi pastanı kendin yap diyerek doğum günümde yine kısıtlı olanaklarla yaptığım ve onların da yine çok beğenerek yediklerini gördüğüm ananaslı ve şeftalili bir pasta.


Şimdilik bunları göstermekle yetineyim istedim.Havalar, özel bir şeyleri yapmamı mümkün kılacak bir sıcaklığa ulaşıncaya dek sizlere bir sonraki iletimde dönüş yolunda Milas Selimiye pazarı ve diğer duraklardaki lezzetleri sunmak istiyorum.
Yeniden sizlerle bir arada olmaktan dolayı çok mutluyum.
Sevgilerimle,

27 Haziran 2008 Cuma

TATİLE GİDİYORUM

Sevgili Işılca Tatlar izleyicileri,

Hazır oğlum ve kızım artık kendi yaz programlarını, seyahatlerini belirlemiş ve gidecekleri yerlere gitmişken ben de izninizi isteyerek tatile çıkacağım. Bir süre sizlerden ayrı kalmak beni her ne kadar üzecek olsa da yeni tarifler ve çok güzel anılarla dönmeyi hedefliyorum.

Aramızda kalsın; ilk defa çocuklarım olmadan tatile çıkacağım. Aklım onlarda kalacak. Büyüseler bile tipik bir Türk annesi olarak onları düşünmeden edemiyorum. Ne yapacaklar, nereden nereye geçecekler, acaba gitmek istedikleri yerlere sağ sağlim gidebilecekler mi???... Bir yandan da bu yaz Bodrum'da yalnız olacağım süre içinde deniz ve güneşin tadını çıkarıp huzuuuuur içinde kitaplarımı okuyup, müzik dinlemek sanırım hem bedenime hem de ruhuma iyi gelecek.

Bütün arkadaşlarıma da güzel bir tatil diliyorum.

Sevgilerimle,

Not: Bulunduğum yerlerde bilgisayar bulabilirsem sizleri ve tariflerinizi yorum yazamasam da izlemeye devam edeceğim.

22 Haziran 2008 Pazar

FINDIKLI KAKAOLU BİSCOTTİ VE YİNE BİR KURTARMA ÇALIŞMASI

Neye niyet neye kısmet...
Geçtiğimiz cuma günü blog dünyasında tanıştığım ve benim için çok özel bir dostum ziyaretime geldi. Sanal ortamda başlayan dostluğumuzu önce telefonlarla sonra da ziyaretlerimizle pekiştirdiğimiz gerçek bir mutfaksever, araştıran, öğrenen ve öğreten yazılarıyla bana ilham veren zarif arkadaşım için, bizim evde de en çok sevilen pasta olan sevgili Zinnur'un (Bizim pastane) tarifiyle Karaorman pastası yapmaya niyetlenmiştim. Kremasındaki şeker miktarının çok az olması ve tabii ki hafif ekşi bir tat veren ''creme fraiche'' ile yapılan bu pastanın sıcak yaz günlerinde bile rahatlıkla yenecek olması ikinci bir tercih nedenimdi. Yine az yağlı kurabiyelerden biri olan Cenk'in fındıklı biscottisinden yola çıkarak daha önce de yapmış olduğum Selanik gevreği ile işin tatlı kısmını bu şekilde tamamlamayı planlamıştım.
Gevreğin ön hazırlığı için kuru yemişleri ve meyveleri (incir reçeli taneleri, portakal kabuğu reçeli, kuru kayısı) doğradım ve bir süzgece alıp şuruplarının süzülmesi için beklemeye bıraktım. Bu arada da pastanın pandispanyasını hazırlamaya başladım. Ancak yumurta ve şeker ikilisini çok iyi çırpıp kabarmasını sağladıktan sonra iş, kuru malzemeleri ilave edip karıştırma faslına geldiğinde iflah olmaz aceleciliğimden ve birkaç işi aynı anda kotarma hevesimden olsa gerek, hamurun söndüğünü ve bu haliyle asla kabarmayacağını anlayınca, 'bu hamuru nasıl değerlendirebilirim?' diye düşünmeye başladım. Birden aklıma bu kakaolu hamuru da kakaolu fındıklı biscottiye çevirme fikri geldi. Gerçi hem gevrek hem biscotti, ikisi de aynı türden kurabiyelerdi ama daha önceleri yapmak istediğim bir lezzet olan kakaolu fındıklı biscottiyi yapma fırsatı da doğduğu için pek de üzülmedim. Cenk'in tarifine dönüp baktığımda içindeki malzemelerin yağ haricinde hemen hemen aynı olduğunu görünce, yağ ve biscotti için gerekli olan un miktarını ilave edip bir de fındık ve parça çikolatalarını da ekleyip pişirdiğimde, ortaya çok lezzetli kurabiyeler çıkmış olması beni çok sevindirdi.
Sanıyorum şimdiye kadar mutfakta yapmış olduğum hataları bir şekilde telafi ediyor olmam ve hatta burda da olduğu gibi çok da lezzetli yeni tariflere ulaşıyor olmam beni mutfakta alabildiğince özgürleştirdiği gibi, mutfaktaki denemelerden hiç korkmamamı da sağladı.
Sevgili Zinnur'un önerisiyle zaman zaman bu türden kurtarma veya değerlendirme çalışmalarına yer vererek mutfaktaki deneyimlerimi sizlerle paylaşmak ve malzeme israfının önüne geçilebileceğini göstermek istedim. Sizlerin de başına gelmiş olan aksilikler ve değerlendirmeleriniz varsa, bunları paylaşırsanız çok mutlu olurum."
Pasta için ikinci kez pandispanya hazırladığımda daha özenle karıştırıp başarılı bir şekilde tamamladım. Bloğumda daha önceleri de fotoğraflarını bir çok kez görmüş olduğunuz Karaorman pastasının tarifi için sevgili Zinnur'u, kakaolu fındıklı biscottinin orijinal tarifi için ise sevgili Cenk'i ziyaret etmenizi öneririm.
Bu fındıklı, meyveli biscottiler (bence selanik gevrekleri) ise asıl niyetlendiğim ve yine de çok beğenerek yenilen kurabiyelerdendi.



Herkese afiyet olsun deyip güzel bir hafta dilerim.

10 Haziran 2008 Salı

BUZ KASEDE DONDURMA KEYFİ




















Son iletimde annemin evindeki tadilat işlerinden ve ne zamana kadar süreceğini kestiremediğimden söz etmiştim. Maalesef ülkemizde bu işler genellikle ya acemilerin, ya da iş ahlakına uymayan, sözünde durmayan aynı anda birkaç işi birden götürmeye çalışan fırsatcı kişilerin eline kaldığından bu süreç çok uzadı. Ben ve ailemin bütün fertleri bu nedenle çok üzüldük, usta ile tartışmalar, gergin saatler çok canımızı sıktı. Bu sıkıcı olaydan daha fazla söz etmek istemiyorum, ancak; bu arada değil bloğuma yeni tarifler ekleyebilmek, sizleri ziyaret edebilmek, günlerce bilgisayarı açmadığım zamanlar oldu. Bu nedenlerle beni anlayışla karşılayacağınızı ümit ediyor beni arayıp soran, bloğumu ziyaret edip yorumlar bırakan bütün arkadaşlarıma sevgilerimi gönderiyorum.
En nihayet geçen cuma günü bütün işler bitti, annem evine yerleşti de hepimiz rahatladık.












Geçtiğimiz cumartesi günü evimize yemeğe davet ettiğimiz misafirlerimize yemek sonunda yukarıda fotoğraflarını gördüğünüz buz kasede dondurma ikram ederek geceyi tamamladık.
Sizlere o akşamla ilgili olarak yemeklerin de masada yer aldığı bir fotoğrafı çekmeyi planlamıştım. Ancak son anda fırında pişenler ve ızgara yapılacaklar olunca fotoğraf çekme işini unutmuşum. Ancak daha önce birkaç pozunu aldığım bazı yemeklerin şimdilik fotoğrafını yayınlayayım, ilerdeki günlerde de tariflerini veririm diye düşünüyorum.

Buz kaseye gelince;



Yapımı çok basit ama içindeki yiyeceklerle çok hoş bir sunum sağlanan buz kase için gerekli olan tüm malzeme, bir miktar koli bandı ile birbirinden farklı büyüklüklerde iki adet çukur kap (cam olmamalı; zira derin dondurucularda çatlama, kırılma ihtimali var).



Kapların üst çapları arasındaki farklılık sizin buz kasenizin inceliğini veya kalınlığını oluşturacağı için birbirinden çok büyük olmamasına özen gösterin. 4- 4,5 cm. farklılığın yeterli geleceğini düşünüyorum. Benim büyük kasemin çapı 24, küçüğünkü ise 20 cm. idi.

Küçük kaseyi büyüğünün içine koyduktan sonra büyüğün içine üç parmak seviyesinde su koyun ve merkezlerinin aynı noktaya gelmesini sağlayarak koli bandı ile kaseleri hareket etmesinler diye sabitleyin.Yine aradaki boşluğa istediğiniz objeleri (taze meyve dilimleri, çiçek yaprakları, çiçek vb.) koyun ve donması için derin dondurucunuza kaldırın.(Ben kayısı dilimleri, kiraz taneleri, çiçek yaprakları, çiçek ve kivi dilimleri koydum) Kademeli olarak dondurmamın sebebi ise içine konan malzemeler suyun kaldırma gücüyle sadece kasenin üstüne toplanmasın, her yere eşit bir şekilde dağılsın diye. Koyduğunuz su donduktan sonra bu kez kaselerin üst seviyesine kadar su ilave edin ve yine objeleri içine atarak tekrar derin dondurucuya koyun. Su çok iyi donduktan, buz olduktan sonra sıra geliyor kaselerden kurtulmaya. Bunun için saç kurutma makinesinden yardım alıyoruz. Önce, sıcak tarafını çalıştırdığınız makineyi küçük kasenin iç çeperine bir dakika kadar gezdirin ve göreceksiniz ki hemen çıkacaktır. Sonra aynı işlemi dıştaki kaseye de uygulayın ve bir mutfak havlusu serdiğiniz tezgaha ters çevirerek kaseden kurtulun. Buz kasenizi hemen derin dondurucunuza koyun ki daha fazla erimesin. (Servis tabağına alırken altına konacak olan kağıt havlu kasenizin tabaktaki kaymasını önleyecektir)

Sonra da benim yaptığım gibi dondurmanızı toplar halinde servis yapmak isterseniz sabahın erken saatlerinde (hava henüz ısınmamışken) dondurmacıya götürün içine dondurma doldursun veya istediğiniz meyveleri koyarak servis yapın. Kasenin fotoğrafını dondurucudan çıkarır çıkarmaz çektiğim için üzerinde oluşan buhar tabakasından dolayı bir hayli puslu bir görüntüye sahip olan kase daha sonra çok daha netleşmiş ve arasındaki meyveler de çok daha güzel görünür olmuştu.

Yaz günleri güzel bir sunumla yenilen dondurmanın keyfine doyum olmayacağı konusunda benimle aynı görüşü paylaşıyorsanız denemenizi öneririm.

Herkese afiyet olsun.

11 Mayıs 2008 Pazar

DULCE DE LECHE KREMALI PASTA



Bir haftadır annemin evinde süren (ustalarımız yüzünden ne zaman da biteceği belli olmayan.....) tadilat, benim de sürekli onların başında bulunmamı gerektirdiğinden bu gün için özel bir şey planlamamıştım. Annemin bizim misafirimiz olması ve bizim evde geçirilecek bir gün olduğu için bir şeyler yapmadan da durmak istemedim.

Çabuk yapılabilen ve evdeki malzemeler de değerlensin diyerek yaptığım bu pasta, karamel tadını çok seven bizleri memnun etti.

Pastayı yaparken karamel tadının belli olmasını istediğim için bir meyve veya aroma verecek herhangi birşey kullanmadım. Tamamen benim ürettiğim doğaçlama bir pasta oldu. Yalnız Cenk'in (Cafe Fernando) Dulce de Leche'li pudinginden esinlenerek ve ufak bir değişiklik yaparak beyaz bir krema ile kapladım.

Malzemeler
1 adet sade pandispanya patı
ve ıslatmak için 1/2 su bardağı süt

Krema malzemeleri
1) 2/3 bardak Dulce de Leche (Türkiyede satılmayan bir ürün olan yoğunlaştırılmış konsantre sütten yapılan bu lezzet için sizleri Zinnur, Münevver, Cenk ve Tülin'in bloglarına davet ediyorum)
2) 2 su bardağı süt

3) 1/4 bardak nişasta
4) 1/4bardak şeker
5) 100 gr. beyaz çikolata

Yapılışı
Servis tabağına aldığım bir adet pandispanya patını fırça yardımıyla bir bardak süt ile ıslattım. Dulce de leche çok şekerli bir tatlı olduğu için kullandığım şeker oranını çok azalttım veya burada olduğu gibi içine şeker ilave etmeden ıslattım.

Küçük bir tencerede nişasta, şeker ve sütü kısık ateşte karıştıra karıştıra pişirdim. Koyulaşınca içine rendelenmiş çikolata parçalarını ilave ederek erimelerini sağladım. Ayrı bir kapta çok yoğun olan Dulce de Leche'yi kaşıkla iyice çırpar gibi karıştırarak daha yumuşak bir hale getirdim ve muhallebinin yarısını bunun içine ilave ederek yine iki malzeme bütünleşene kadar bu işleme devam ettim.Sütle ıslattığım pandispanyanın üzerine dulce de lecheli kremadan bir kaşık kadar ayırarak önce bu kremayı onun da üzerine de sade olan kremayı yayarak üzerini düzelttim. Ayırmış olduğum bir kaşık krema ile üzerini süsledim ve kavurduğum badem tanelerini de üzerine dizerek pastayı tamamladım.

Birkaç saat dolapta bekleyen pastamız yalnız başına yendiğinde çok tatlı olan Dulce de leche ve çikolata ilavesine rağmen beklediğimden daha hafif ve lezzetli olmuştu. Öyle ki; sizlere içini de gösterebilmek adına bir diliminin dahi fotoğrafını çekemedim.

Herkese afiyet olsun deyip güzel bir hafta dilerim.

10 Mayıs 2008 Cumartesi

TURŞULU KÖFTE (ÇORTİ TAPLAMASI)

Son günlerde çok ender olarak bilgisayarın başına geçebildiğim anlardan birinde bu ayın etkinlik konusunun bulgur olduğunu görünce yine Bitlis mutfağının meşhur yemeklerinden olan bu köfte ile etkinliğe katılmak istedim.İlerki günlerde daha da artacak yoğunluğumdan dolayı vakit bulamam diyerek çok erken olmasına rağmen daha önceleri yapıp arşivimde fotoğrafları bulunan bu yemeği sizlere de tanıtarak biraz da doğu yemeklerinin tadına bakmanızı arzu ettim. YE/34 Bulgur etkinliğini düzenleyen Deryadan Lezzetler'e şimdiden teşekkür ediyor kolay gelsin diyorum.

Bu yemeği genellikle de artık kışın bittiği ve elimizde kalan son turşuların da değerlendirilmesi amacını güderek ilerki günler için yayınlarım diye düşünüyordum. Hatta birkaç ay önce sevgili Münevver'in turşu suyunu kullanarak yaptığı çorba da bana bu yemeği çağrıştırmıştı. O nedenle hem etkinlik yemeği hem de yayınlamak arzusunda olduğum bir yemek olduğu için 'bir taşla iki kuş vurmuş' gibi oldum.

Benim, Bitlisli bir babaannenin torunu olarak küçüklüğümden beri aşina olduğum ve severek yediğim bulgurlu yemekleri çocuklarımın ve eşimin de seviyor olması bulgurun faydalarını da gözönünde bulundurarak beni çok mutlu ediyor. Çok önceleri rahmetli olan babaannemden bu yemeklerin yapılışını öğrenmiş olan anneme (annemin doğu kültürüyle hiç ilgisi yok; kendisi göçmendir) bir kez de buradan teşekkür ediyorum. Yaklaşmakta olan 'ANNELER GÜNÜ' için de bütün annelerin bu özel gününü kutluyor, evlatları ile birlikte geçirecekleri güzel günler diliyorum.

Yemeğin yapılışına geçmeden önce turşu suyu ile yapılan ve biraz tuzluca olan bu yemeği tansiyon hastası olan kişilere tavsiye etmiyorum. Eğer turşunuzun suyu çok tuzlu değilse veya turşu suyunu daha az kullanarak yapabilirsiniz Ancak yine de dikkatli olmak lazım diye düşünüyorum.

Tabii annemin yine ölçüsüz, göz kararı ile yaptığı bu yemeği sizlere aktarabilmek için ölçerek yaptık. Şöyle ki;

MALZEMELER

1) 2 su bardağı çok ince bulgur (aşurelik buğdayın öğütülmüşü olan göce de denen bulgur türünden daha iyi oluyor)
2) 1 su bardağı un
3) 1 yumurta
4) İstediğiniz kadar lahana turşusu (Büyük bir kase)
5) Turşu suyu (3-4 bardak)
6) Tereyağ ve kırmızı pul biber
7) 4- 5 diş sarımsak

YAPILIŞI

Öncelikle lahana turşularıyla, suyu bir tencereye konur ve içine turşu suyu kadar da içme suyu ilave edilerek pişmeye bırakılır. Orta ateşte pişerken bulgur, un ve yumurta bir kapta azar azar kontrollü olarak kaynamakta olan turşu suyu ilavesi ile ıslatılarak çok iyi yoğurulur. İçinde et de olmadığından dağılmasın diyerek özleşene hatta macun kıvamına gelene kadar yoğurulur. (Bu malzemeler turşu suyu ile yoğurulduğu için ayrıca tuz ilave edilmez) Hamurdan cevizden biraz küçük parçalar koparılıp avuç içinde önce yuvarlanıp sonra yassıltılarak köfte(taplama) biçimi verilerek bir tepsiye dizilir. Bütün hamur bu şekilde köfte haline getirildikten sonra bu arada pişmiş ve kaynamakta olan turşulu suyun içine atılarak pişmeye bırakılır. 5 dakika sonra pişip pişmediği bir tanesinin tadına bakılarak kontrol edilir. Eğer pişmemişse biraz daha pişirilir.

Bu arada bir parça tereyağ bir sahanda eritilir hafif kızdırılır ve içine kırmızı biber ilave edilir. Pişmiş olan çorti taplamamız(turşulu köfte) servis tabaklarına alınarak içine dövülmüş sarımsaklar ilave edilip karıştırılır ve üzerine biberli yağı dökülerek servis yapılır.

Ev halkı olarak çok sevdiğimiz bu yemeği ben daha çok da bu mevsimlerde, kalmış hatta bozulmaya yüz tutmuş olan turşuları değerlendirmek için sıklıkla yapıyorum. Yukarıda da dediğim gibi eğer turşunuz çok tuzlu değilse ilave ettiğiniz içme suyunun oranını azaltarak ya da çok tuzlu ise artırarak da yapabilirsiniz.

Aaaaaa! şunu da eklemeliyim ki; Bu yemeği yedikten sonra su ihtiyacınızı karşılamak ve hazmı kolaylaştırmak adına bolca çay içmeniz tavsiye olunur.

Afiyet olsun diyerek, bir kez daha bütün annelerin 'ANNELER GÜNÜNÜ KUTLARIM'

01 Mayıs 2008 Perşembe

İNCİRLER BİTMEDEN REÇEL YAPIN


İncir mevsimi geldiiiiiii...

Her sene spesiyalim olan incir reçelini tekrar yaptım. Tarifini merak eden arkadaşlar benim eski yazılarıma bakabilir ya da buradan ulaşabilirler.

Yapacak olan akadaşlara dikkat etmeleri gereken unsurları hatırlatayım:
İncirleri daha ufak iken alıp hemen reçeli yapmanızı tavsiye ederim. Bu aralar tam zamanı. İleriki günlerde incirler daha olgunlaşıp, irileşince içindeki çekirdekler de büyüdüğü için reçelinizin tadını, rengini, görünümünü bozacaktır. Hem de çekirdekleriyle yenmesi hiç hoş olmaz.

Kızımın okuldan en iyi arkadaşlarından biri incir reçelini çok seviyormuş, renginden dolayı. Eee... Hak vermemek elde değil. Bizim de evde hem tadına hem de rengine bayılarak yediğimiz reçellerden biri. Her ne kadar sevgili kızım sevmese de... (Evladım biraz arkadaşlarını örnek alsan...)

Yapmak isteyen arkadaşlara kolay gelsin ve afiyet olsun diyorum.